Çin Dev krizi yaklaşıyormu ?
UCUZ ÜRETİMDEN DÜNYA TEKNOLOJİ DEVİNE ....
Tamamen asılsız ‘kitle imha silahları !’ Irak, sonrası keza benzer yalanlarla mahvedilen Libya ve sorsan doğum yerinden soy ismini alan Colani – Golan topraklarını İsrail’e bağışlayan - Türk askerlerinin katliamından sorumlu TERÖRİST – ABD uşağı Ahmet Şara ile parçalanan Suriyeden sonra Yahudi Üstün Liyakat nişanlı – BOP eşbaşkanı Tayyib Erdoğan yönetimi ile Orta Doğu bataklığına saplanması şart ülkemizde Hala ‘Hocam ramazanda yüzerken kulağıma su kaçarsa orucum bozulurmu ?’ kahve laklaklamaları türünden fantazileri olan Türkiye değişen dünyanın neresinde ?
Tarihin en büyük ekonomik dönüşümlerinden biri hiç kuşkusuz Çin’in yükselişidir. Bir zamanlar dünyanın en yoksul ülkeleri arasında bulunan Çin, yalnızca birkaç on yıl içerisinde dünyanın en büyük üretim merkezi hâline gelmiş, ardından ABD ile teknoloji yarışına girebilecek küresel bir güce dönüşmüştür. Bugün cebimizdeki telefonun içindeki çipten sabah giydiğimiz tişörte, evimizdeki elektronik cihazlardan güneş panellerine, elektrikli otomobillerden çocukların oyuncaklarına kadar hayatımızın hemen her alanında Çin’in izleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yalnızca Çin’in ekonomik başarısı değil; dünyanın üretim biçimini, ticaretini, fiyatlarını ve milyarlarca insanın günlük hayatını değiştiren tarihî bir dönüşümdür.
Mao Zedong dönemi 1976 yılında sona erdiğinde Çin 930 milyondu ve kişi başına düşen gelir yalnızca $ 180 civarında büyük ölçüde dış dünyaya kapalıydı; ekonomi merkezî planlamaya dayanıyor ve üretimin önemli bölümü devlet tarafından kontrol ediliyordu. Nüfusun çoğunluğu kırsal bölgelerde yaşıyor, tarımsal verimlilik düşük kalıyor ve ülkenin ekonomik potansiyeli yeterince kullanılamıyordu.
Bu ortamda ortaya çıkan Deng Xiaoping yaklaşımı ideolojik katılıktan çok temel mesele bir ekonomik yöntemin kapitalist veya sosyalist olarak adlandırılması değil, işe yarayıp yaramadığıydı “Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir; önemli olan fareyi yakalamasıdır” dediğinde sonuç, ideolojik tartışmadan daha önemliydi. Keza 40 yıllık kalkınma stratejisini özetleyen “Taşlara basarak nehri geçmek” derken: Önce küçük ölçekte dene, sonuçları gözlemle; işe yaramıyorsa geri dön, yarıyorsa büyüt ve Çin ülke çapında uygula ile adım adım, deneyerek ve gerektiğinde yön değiştirerek ilerledi.
Reformların ilk büyük adımı tarımda Çiftçilere, devlete vermeleri gereken kotayı karşıladıktan sonra kalan ürünü kendilerinin satmasına izin verildi. Bizde hala reformu yapılamayan toprak ağalarına köle çiftçiler için bu basit değişiklik üretim motivasyonunu tamamen değiştirdi. İnsanlar artık kendileri ve aileleri için de üretmeye başladılar. Tarımsal verimlilik arttı, gıda sıkıntıları hafifledi ve kırsal ekonomide önemli bir canlanma başladı. Bu başarı Çin yönetimine, piyasa mekanizmalarının devletin bütün kontrolü kaybetmesine gerek kalmadan da kullanılabileceğini gösterdi.
Ardından sıra sanayiye ve dış ticarete geldi. Bizdeki ‘Serbest bölge’ ile eşdeğerdeki 1980 yılında kurulan Shenzhen, Zhuhai, Shantou ve Xiamen’de Özel Ekonomik Bölgelerde yabancı şirketlere vergi avantajları sağlandı, gümrük işlemleri kolaylaştırıldı ve büyük fabrikaların kurulmasının önü açıldı. Bunlar aslında birer ekonomik laboratuvardı. Piyasa ekonomisinin ve yabancı sermayenin etkileri önce küçük ve kontrollü alanlarda deneniyor, başarılı olan uygulamalar daha sonra genişletiliyordu. Bugün Shenzhen yalnızca fabrikalarla değil; elektronik, telekomünikasyon, drone teknolojileri, elektrikli araçlar ve yüksek teknoloji olarak değişime uğradı.
2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne katılması bu dönüşümü olağanüstü hızlandıran Çin’in gerçek üstünlüğü, bütünleşmiş bir üretim ekosistemi kurabilmesiydi. Örneğin: Bir Çin şehri otomotiv parçalarında uzmanlaşırken başka bir şehir tekstilde, bir diğeri elektronik bileşenlerde yoğunlaşabiliyordu. Bir fabrikanın ihtiyaç duyduğu parça, makine, ambalaj, lojistik hizmeti ve yan sanayi çoğu zaman hemen yakınında bulunabiliyordu. Buna dev limanları, otoyolları, toplu taşıma için yüksek hızlı demiryollarını, enerji altyapısını ve büyük iş gücünü eklediğinizde ortaya dünyanın başka bölgelerinde kolayca kopyalanamayan bir üretim sistemi çıktı. Fakat en büyük hamlesi Çin kazandığı sermayeyi eğitime ve altyapıya yatırım yaptı. Mühendisler yetiştirdi, üniversiteleri büyüttü, araştırma merkezleri kurdu ve böylece düşük maliyetli bir montaj merkezinden giderek yüksek teknoloji üreten bir ülkeye dönüştü.
Bu dönüşümün en çarpıcı sonuçlarından biri yoksullukla mücadelede görüldü. 1980’li yılların başında yüz milyonlarca Çinli ağır yoksulluk koşullarından sonraki kırk yıllık dönemde 800 milyondan fazla insan aşırı yoksulluk sınırının üzerine çıktı. Bu, insanlık tarihindeki en büyük kitlesel yaşam standardı ve gelir dönüşümlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Elbette süreç kusursuz değildi. Bölgesel eşitsizlikler büyüdü, kırsal kesim ile büyük şehirler arasında gelir farkları oluştu. Özellikle teknoloji sektöründe sabah 9’dan akşam 9’a kadar, haftada 6 gün çalışma modeli, ekonomik yükselişin bedellerinden biri oldu. Ancak toplum zenginleştikçe insanlar yalnızca daha fazla gelir değil, daha iyi çalışma şartları ve daha yüksek yaşam kalitesi de talep etmeye başladılar.
Bankacılık, enerji ve ağır sanayi gibi stratejik sektörlerde devlet çok güçlü Çin modelinde: Huawei, Tencent, Alibaba ve BYD gibi dev şirketler Özel girişim, rekabet ve büyük servetler vardır; fakat devlet ekonominin genel yönünü belirlemeye devam eden yapıya Çin “sosyalist piyasa ekonomisi” derken Devlet stratejik yönü belirlerken özel sektör yenilik yapmakta, piyasa ise üretim ve rekabet mekanizmasını işletirken en önemli tercihlerinden biri, Batı’nın gelişmekte olan ülkelere biçtiği “Siz ucuz ürün üretin, yüksek teknolojiyi biz üretelim ve sonra siz bizden satın alın” şeklindeki iş bölümünü kabul etmemesi oldu. Çin önce ucuz ürün üretti, sonra bu ürünleri geliştirdi, ardından teknolojiyi öğrendi ve bugün kendi teknolojisini tasarlayan, patent üreten ve ileri teknoloji ihraç eden bir ülkeye dönüştü.
Çin’in yükselişi yalnızca Çin halkının hayatını değil, dünyanın cüzdanını da değiştirdi. Çin’den gelen düşük maliyetli ürünler, birçok ülkede tüketici fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturdu. Tekstil, elektronik, mutfak eşyaları, oyuncaklar, mobilya ve gündelik tüketim ürünleri özellikle orta ve düşük gelirli Türk aileleri içinde daha erişilebilir hâle geldi. Çin’in küresel pazara güçlü biçimde girmesiyle Batılı şirketler de yeni bir rekabet baskısıyla karşı karşıya kaldı. Daha önce fiyatlarını rahatça belirleyebilen büyük markalar, Çinli üreticilerle rekabet edebilmek için maliyetlerini ve fiyatlarını yeniden düşünmek zorunda kaldılar. Bugün TEMU benzeri dijital platformlar bu modeli daha da ileri götürerek fabrikadan doğrudan tüketicinin kapısına ulaşan yeni bir ticaret sistemi geliştirdi.
Ancak Çin yeni dönemde artık eskisi kadar ucuz değil. Halk zenginleştikçe ücretler yükselmekte ve yaşam standartları geliştikçe çalışanlar daha yüksek gelir talep etmekte, bazı düşük maliyetli üretim alanları Vietnam, Hindistan, Meksika ve diğer ülkelere kaymaya başlamıştır. Çin’in buna verdiği cevap ise robotlar, otomasyon ve yapay zekâ farklılığı ile Çin bugün dünyanın en büyük endüstriyel robot pazarlarından biridir. Bu yalnızca maliyetleri düşürmek için yapılan bir dönüşüm değil, nüfusu yaşlanmakta, doğum oranları düşmekte ve gelecekte çalışma çağındaki nüfusun azalması beklentisiyle robotlaşma, yalnızca teknolojik bir tercih değil, aynı zamanda demografik bir zorunluluk hâline gelmektedir.
Asıl büyük dönüşüm, Çin artık yalnızca montaj yapan bir ülke olmak istemiyor; tasarlamak, patent üretmek ve yeni teknolojiler geliştirmek istiyor. Yeni ekonomik modelin sembolleri: Huawei, BYD ve DJI gibi şirketler, Elektrikli otomobillerde, bataryalarda, güneş panellerinde, drone teknolojilerinde, telekomünikasyonda, yapay zekâda ve robotikte giderek daha güçlü bir oyuncu hâline gelmekte olan Çin, ABD ile arasındaki teknoloji savaşlarının temelinde de bu dönüşüm bulunmakta, geleceğin teknolojisini kimin kontrol edeceği üzerinedir. Çipleri kim tasarlayacak? Yapay zekâyı kim geliştirecek? Elektrikli otomobilleri kim satacak? Robotları kim üretecek? Batarya ve enerji teknolojilerinde kim üstün olacak?
Hedef sorun ? Çin’in önünde Nüfus yaşlanmakta, doğum oranları düşmekte, gayrimenkul sektörü sorunlar yaşamakta, gençlerin iş ve yaşam beklentileri değişmekte, ABD ve Avrupa ile ticari ve teknolojik gerilimler artmakta ve orta gelir tuzağını aşıp aşamayacağı - Çin’in önündeki en büyük ciddi sorulardan biridir. Ülkenin yoksulluktan orta gelir seviyesine yükselmesi ile orta gelir seviyesinden dünyanın en zengin ülkeleri arasına girmesi farklı şeylerdir. Çünkü artık ucuz iş gücü yeterli değildir. Bilim, inovasyon, kaliteli eğitim, yüksek verimlilik, güçlü kurumlar ve sürekli yeni teknoloji üretme kapasitesi gerekir. Çin’in önümüzdeki yirmi yıl içerisindeki en büyük sınavı bu olacaktır.
Son 40 yılda dünya ekonomisinin yapısını değiştiren Çin, bizdeki maşallah, süpenallah... nakaratına takılı yönetim ziyhiyeti yerine Yüz milyonlarca insanın yaşam standardını yükseltti, dünyanın en büyük üretim merkezi hâline geldi, küresel tüketici fiyatlarını etkiledi ve şimdi dünyanın en önemli teknoloji güçlerinden biri. Çin’in belki her kararı doğru değildi, her uygulama başarılı olmadı; ancak küçük ölçekte denedi, sonuçları gözlemledi, işe yarayanı büyüttü ve işe yaramayanı değiştirdi. Deng Xiaoping’in ifadesiyle “taşlara basarak nehri geçti.” Bugün ise yeni bir nehrin kıyısında duruyor.
Şimdi asıl soru şudur: Çin, dünyanın fabrikası olduktan sonra dünyanın teknoloji laboratuvarı da olabilecek mi? Kıyaslandığında Türkiye, kendi taşlarını bulup kendi nehrini geçebilecek mi? Ülkelerin kalkınma modelleri belki birebir kopyalanamaz; ancak başarılı olanların yöntemlerinden ders alınabilir. Devlet Planlama Teşkilatları ile Uzun vadeli düşünmek, üretimi desteklemek, kaçak merdivenaltı Kuran kursaları yerine çağdaş eğitime ve mühendisliğe yatırım yapmak, teknolojiyi yalnızca satın alan değil geliştiren bir ülke olmak, küçük ölçekte denemek ve başarılı olanı büyütmek bu derslerin başında gelmektedir.
Çünkü ‘eşbaşkanıyım !’ diyen BOP doğrultusunda - Orta Doğu bataklığına sapmaya and içmiş, tarihte 3 kıtada 117 devlet 82 Beylik kurmuş Türk milleti, Atatürk ve kurduğu Kutsal Cumhuriyet ilkeleri doğrultusunda ülkenin kaderi bir gecede değişmez. Fakat doğru yönde atılan ve birbirini takip eden binlerce adım, bir gün o ülkeyi nehrin karşı kıyısına – layık olduğu yere taşıyabilir.
