Tıpkı Kırrıs misali 2 devlet tek çözüm
Trump ile Amerika'da İsrail lobisi tarafından desteklenen sağ çevrelerin NATO ittifakını zayıflatmaya çalışmasının tesadüf olduğunumu düşünüyorsunuz? Çünkü Amerika NATO içinde olduğu sürece İsrail'in Türkiye'ye doğrudan saldırması kolay değildir. Fakat Amerika NATO'dan ayrılırsa, İsrail açısından Türkiye'ye karşı hareket alanı çok daha genişler.
Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip ülkedir. Gerçek anlamda güçlü ve savaş tecrübesi bulunan bir ordu. İran ordusu karşısında bile ciddi askeri hesaplar yapılırken, Türkiye gibi bir kuvvetle karşı karşıya gelmenin sonuçları çok daha farklı olacaktır. Fakat İsrail'in kendi savaşlarını bizzat yürüttüğünü söylemek zor. Savunmasız sivillere karşı güç kullanabilirler; ancak düzenli ve güçlü bir orduyla savaşmaları gerektiğinde hemen Amerika'nın devreye girmesini ister "Amerika gel.. Irak'a saldır... Libya'ya saldır... İran'a saldır..." derler.
Hatta İsrail lobisinin Amerikalılara saldırılması gereken yedi ülkelik bir liste verdiği ileri sürülüyor. 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika'nın bu listedeki ülkelerin tamamına yönelik operasyonlar gerçekleştirdiği iddia ediliyor. Bu nedenle yaşananların "Teröre Karşı Küresel Savaş" değil, "İsrail'in komşularına karşı yürütülen küresel savaş" olduğu gerçeği var. Amerika bu süreçte yaklaşık 8 trilyon dolar harcadı. İddiaya göre bu kaynak, İsrail'in çıkarları doğrultusunda yürütülen savaşlara aktarılmış oldu.
Bu sırada Amerikan medyası da kamuoyunu sürekli şu yönde etkiliyordu "Libya'ya saldırmalıyız" O dönemde herkes buna inanıyor - belki gerçekten saldırılması gerektiğini düşünüyordu. Sonradan geriye dönüp baktığımızda, maruz kaldığımız propagandanın ve kamuoyu yönlendirmesinin ne kadar güçlü olduğunu fark ettik.
Bazı aşırı İsrail yanlısı çevrelerin Türkler için "hamamböceği" ifadesini kullanır. Bu faşizmin en temel yöntemlerini hatırlatıyor. Çünkü Naziler de Yahudileri insanlıktan çıkarmak amacıyla benzer ifadeler kullanıyordu. Bugün ise bazı aşırı çevreler aynı dili Türkler hakkında kullanıyor.
Türkiye aynı zamanda nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülke. Bunun yanında büyük ve sürekli hazır bulunan bir orduya sahip. Bu nedenle birçok açıdan dikkate alınması gereken önemli bir güç. Özellikle İsrail devletinin varlığının temelini oluşturan Siyonizm ideolojisini sorgulamak önemli bir kırılma yarattı. Bugün ABD ve Batıda birçok kişi Siyonizmin ırkçı bir ideoloji olduğunu savunuyor.
Eğer İsrail gerçekten böyle bir ideolojik temel üzerine kurulmuşsa, o halde bu ideolojinin sona ermesi gerektiği ileri sürülüyor. Nasıl ki Güney Afrika'daki Apartheid rejimi sona erdiyse, aynı mantıkla Siyonist devlet anlayışının da sona ermesi gerektiği söyleniyor. Bu ise yıllardır konuşmamıza izin verilen "iki devletli çözüm" söyleminden tamamen farklı bir tartışma.
Aslında herkes iki devletli çözümün pratikte işlemediğini biliyordu. Çünkü İsrail'in aynı kandan kuzenleri Filistin toprakları içinde kurduğu yerleşimler ve Filistinlilere bırakılan parçalı bölgeler, uzun vadede yaşayabilir ve bütünlüğe sahip bir devlet oluşturmaya uygun değildi. Buna rağmen yıllarca yalnızca "iki devletli çözüm" çerçevesinde konuşmamız beklendi. Oysa "İsrail mevcut yapısıyla devam ettiği sürece bu modelin işlemesi asla mümkün görünmüyor". Çünkü asıl mesele, genel anlamda Siyonizm kavramı. Evet, bugün artık bu ideoloji ciddi biçimde sorgulanıyor.
İsrail’lilere göre 23 bin çocuğun öldürülmesi insanlığa karşı işlenmiş bir suç sayılmıyor. Ama Siyonist ideolojiyi sorgulamak, insanlığa karşı suç olarak görülüyor. Onların gözünde yapılabilecek en ahlaksız davranış bu. Siyonizm, Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde hak sahibi olması gerektiğini savunan bir ideolojidir. Bu düşünce uzun yıllardır varlığını sürdürüyor ve 1948 yılında siyasi olarak hayata geçirildi.
Bu ideolojinin ilk sloganlarından biri şuydu "Toprağı olmayan bir halka, halkı olmayan bir toprak vereceğiz." Lisedeyken bunu duyduğumda şöyle sormuştum. Fakat 'Biz Filistinlilerin orada yaşadığını sanıyordum. Yoksa gerçekten yaşamıyorlar mıydı?' Çünkü Amerika'da bize öğretilen tarih anlatısı şuydu: 1948 yılında İsrail hiçbir yanlış yapmamıştı. Yahudilerden nefret ettikleri için Arap ülkeleri İsrail'e saldırmıştı. Fakat büyüyüp gerçek tarih kaynaklarını okumaya başladığımda bunun doğru olmadığı anlaşıldı.
Yaklaşık 750 bin Filistinli, öldürme, şiddet ve zor kullanma yoluyla yaşadıkları topraklardan çıkarıldı. İnsanların cesetleri sokaklarda sürüklendi. Buna rağmen bize anlatılan hikâye bambaşkaydı. Sözde Filistinliler kendi istekleriyle evlerini terk etmiş, bir daha geri dönmemişti. Yani sanki gönüllü olarak ayrılmışlar ve ardından da vahşice Yahudilere saldırmışlardı. Oysa gerçek böyle değildi.
İlk Siyonist örgütlerin bazıları silahlı yeraltı yapılanmalarıydı. Irgun, Haganah ve benzeri örgütler daha sonra İsrail'in siyasi liderliğinde önemli roller üstlendiler. Bu gruplar, dönemin en büyük saldırılarından biri olarak kabul edilen King David Oteli saldırısını gerçekleştirdi. Ardından Filistinli sivillere yönelik çok sayıda saldırı yaşandı.
Amerika'da ise herkese tam tersi anlatıldı. Saldıran Araplardı. Oysa gerçekte nüfusun yalnızca yaklaşık yüzde 6'sını oluşturan Siyonist hareketin amacı, toprakların yarısını ele geçirmekti. Bunun yolu ise Filistinlileri yaşadıkları evlerden zorla çıkarmak, onları mülteci hâline getirmek ve topraklarına el koymaktı. Bu tarihsel gerçekleri - insanların bunu bilmesini istemiyorlar. Çünkü bu gerçek, kendi tarih anlatılarını son derece olumsuz gösteriyor.
Bunun üzerine şu savunmayı yapıyorlar "Biz Holokost'u yaşadık" Evet, Holokost insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biridir ve kurbanlarına büyük bir empati duyuluyor. Ancak böyle büyük bir acıyı yaşamış olmak, başka insanları mağdur etme hakkı vermez. Daha sonra bize 1967 yılında da İsrail'in komşuları tarafından saldırıya uğradığı öğretildi. Fakat bunun da doğru olmadığı ortaya çıktı, ilk saldırıyı İsrail gerçekleştirdi ve adına "Önleyici saldırı" kavramı da saldırgan askerî harekâtları meşrulaştırmak amacıyla kullanılan bir gerekçe hâline geldi.
İsrail, komşu ülkelerin hava kuvvetlerini büyük ölçüde etkisiz hâle getirdi; ardından toprak kazandı ve dönemin en güçlü Arap ordusu olan Mısır ordusunu savaş dışı bıraktı. Daha sonra askerî açıdan değeri düşük Sina Çölü'nü geri verirken, stratejik önem taşıyan diğer bölgeleri elinde tuttu. Başkalarına üstüklük anlamına gelen Emperia - İmparatorluk stratejisi açısından bakıldığında bunun oldukça başarılı planlanmış bir hamle olduğu söylenebilir.
Ancak bize anlatılan hikâye tamamen farklıydı. Sürekli İsrail'in mağdur olduğu anlatılıyor, Arapların ise saldırgan ve tehlikeli olduğu söyleniyordu. Amerikan medyası da uzun yıllar boyunca Araplara yönelik önyargılı ve Müslümanlara karşı ayrımcı bir dil kullanırken, aynı zamanda İsrail'i yalnızca mağdur bir ülke olarak sunuyordu. Amerikan medyası uzun yıllar boyunca Araplara karşı son derece ırkçı, Müslümanlara karşı ise ağır önyargılar içeren bir yayın politikası izledi. Bunu yaparken de sürekli, "Aman Tanrım, zavallı küçük İsrail!" söylemini öne çıkardı.
Yıllardır sürdürülen bu mitoloji, kamusal alanda konuşan pek çoğumuzu etkiledi. İki devletli çözümün gerçekte uygulanabilir olduğuna inanmasak bile, Filistin'in geleceğini hep bu çerçevede tartışmak zorunda bırakıldık. Ancak artık bu durum değişmeye başladı. Peki bundan sonra ne yapılmalı? Öncelikle şunu söylemek lazım geçmişte yaşananlar yaşandı. Bunu söylerken 1948 ve 1967 yıllarında yaşanan trajedileri küçümsediğim düşünülmesin. Ancak bugün geldiğimiz noktada İsrailliler hiçbir koşulda tek devletli bir çözümü kabul etmeyeceklerdir. Çünkü böyle bir sistemde nüfus çoğunluğu karşısında siyasi güçlerini kaybetme ihtimalleri var. Bin yıl geçse bile buna razı olmazlar.
Üstelik tanımı gereği Siyonizm, Filistinlilerin bu topraklar üzerinde hak sahibi olmadığını savunan bir ideolojidir. Bugün bu anlayış yalnızca Filistin'i değil; Lübnan'ı, hatta bazı yorumlara göre İran'ı ve Türkiye'yi de kapsıyor. Çünkü "Büyük İsrail" (Greater Israel) fikrinin Kuzey Afrika'nın bazı bölgelerine, Orta Doğu'nun büyük kısmına ve Türkiye'nin bazı bölgelerine kadar uzandığı iddia ediliyor. Amerikan ve İngiliz medyası ise bu tartışmaları kamuoyundan büyük ölçüde gizliyor. Oysa "Büyük İsrail" haritalarının İsrail'deki bazı resmî devlet binalarında bulunduğu iddia ediliyor. Hatta bazı hatıra paralarında da yer aldı.
Onlara göre "Bu toprakları Tanrı üç bin yıl önce bize vaat etti. Dolayısıyla yalnızca bizim hakkımız var. Bu yüzden sizi bu topraklardan çıkarmamız gerekiyor" Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bütün Orta Doğu'yu kapsayan bir genişleme hedefini dile getiriyorlar ve Yahudi karşıtı olan kişilere "Gördünüz mü? Bunların hepsi antisemit. Bunların söylediklerini dinlemeyin."
Bugün için hâlâ uygulanabilir tek çözüm 1967 sınırlarına dayanan iki devletli çözümdür. Ama ABD desteklediği devlet Siyonist bir devlet olmayacak. Sanırım asıl tartışma da burada başlıyor. Bugün yüksek sesle söylenmesine izin verilmeyen konu bu. Çünkü kastedilen şey, etnik ya da dinî kimliğe değil, demokratik ilkelere dayanan bir devlet modeli.
Eğer İsrail gerçekten kendisini demokrasi olarak tanımlıyorsa, o hâlde bütün işgal altındaki bölgeleri de kapsayan tek bir devlet kurulsun ve herkes eşit oy hakkına sahip olsun. Gerçek demokrasi ve gerçek eşitlik uygulanmalı. İsrail yönetimi altında yaşayan yaklaşık 5,5 milyon Filistinliyi insan yerine koymuyorlar. Onlar sanki sayılmıyor.
Dolayısıyla biri her "İsrail bir demokrasidir" dediğinde, aslında şu varsayımı kabul etmiş oluyor "Filistinlileri insan olarak saymıyorum. Onların oy hakkı ya da temel hakları önemli değil. Eğer baskıcı bir yönetim altında yaşıyorlarsa, bu beni ilgilendirmiyor" gerçeği hala ortada.
