Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Miralay Osman
Köşe Yazarı
Miralay Osman
 

Yetmiş yaşına bastığımda....

  YETMİŞTEN SONRA DA HAYAT VAR 61 Yaşında hayatını kaybetmiş Nazım Himet Ran 'Yetmiş yaşına bastığımda !' diye başlayan söyleşisi... İnsan belli bir yaşa geldiğinde, bir koltuğa oturup geride bıraktığı yıllara başka bir gözle bakar. Gençliğinde vazgeçilmez sandığı şeylerin bir kısmı önemini kaybetmiş, hiç düşünmediği bazı meseleler ise hayatının merkezine yerleşmiştir. Zamanın sınırsız olmadığını artık daha iyi bilir. Bundan sonra nasıl yaşayacağını, kimlere güveneceğini ve kendisi için neler yapabileceğini düşünmeye başlar. Bu hesaplaşma bazen hüzünlüdür. Yıllarca emek verilen çocukların kendi hayatlarına yönelmesi, sağlığın eskisi kadar güçlü olmaması ve emeklilik gelirinin beklentileri karşılamaması insanda hayal kırıklığı yaratabilir. Ancak yaş almak, yalnızca kayıpların hesabını tutmak değildir. Aynı zamanda beklentileri yeniden düzenlemek, gereksiz yükleri bırakmak ve kalan yılları daha bilinçli yaşamak için bir fırsattır. Hayatın bu döneminde öğrenilen önemli gerçeklerden biri, çocukların yalnızlığa karşı bir güvence olmadığıdır. Anne babalar çoğu zaman çocuklarını büyütürken gelecekte onların yakınlığını ve desteğini düşünür. Birlikte geçirilecek bayramları, sık sık çalacak telefonu, kalabalık sofraları hayal eder. Bu beklenti anlaşılırdır. Fakat çocuklar büyüdüğünde onların da işleri, sorumlulukları, ekonomik sıkıntıları ve kendi aileleri olur. Bazen mesafeler, bazen hayatın yoğunluğu görüşmeleri azaltır. Bu durum her zaman sevgisizlik anlamına gelmez. Yine de beklenen bir telefonun gelmemesi, insanın içinde derin bir boşluk bırakabilir. Bu yüzden yaşlılıkta bütün mutluluğu çocukların ilgisine bağlamak, hem anne babayı hem de çocukları yoran bir beklentiye dönüşebilir. Çocuklarla sevgi bağını korurken kendi arkadaşlıklarını, uğraşlarını ve günlük düzenini sürdürmek gerekir. İnsanın hayatında birden fazla sevinç kaynağı bulunması, aile ilişkilerini de rahatlatır. Sevgi ile maddi güvenceyi birbirinden ayırabilmek de önemlidir. Çocuklar hayatın değerli bir parçasıdır; ancak gelecek planının bütün sorumluluğunu onların omuzlarına bırakmak doğru değildir. Mümkün olduğu ölçüde birikim yapmak, gelir ve giderleri bilmek, borçları kontrol altında tutmak ve beklenmedik ihtiyaçlar için pay ayırmak, ileri yaşlarda hareket alanı sağlar. Para mutluluğun tamamını satın alamaz, fakat bazı sıkıntıları hafifletebilir. Bir faturayı ödeyebilmek, gerekli bir ihtiyacı karşılayabilmek veya küçük bir geziye çıkabilmek, insanın kararlarını daha özgür vermesine yardımcı olur. Maddi bağımsızlık, kimseye ihtiyaç duymamak gibi katı bir iddia değil; kendi hayatı üzerinde mümkün olduğunca söz sahibi olabilmektir. Herkesin birikim yapacak imkânı bulunmayabilir. Bu nedenle ekonomik güçlükleri kişisel başarısızlık saymadan, mevcut koşullar içinde gerçekçi bir düzen kurmak gerekir. Sağlık ise çoğu zaman değeri azaldığında fark edilen bir sermayedir. Gençken düşünmeden çıkılan merdivenler, kolayca taşınan çantalar ve yorulmadan yapılan yolculuklar, ilerleyen yıllarda daha fazla çaba gerektirebilir. İnsan o zaman bedeninin bakım istediğini daha açık biçimde görür. Kendine özen göstermek, hayatı yalnızca hastalık korkusuyla geçirmek değildir. Bedenin imkânlarını tanımak, günlük hareketi korumak, dinlenmeye zaman ayırmak ve ihtiyaç duyulduğunda destek almak, yaşamla bağını sürdürmenin yollarıdır. Amaç gençlikteki gücü zorla geri getirmekten çok, bugünkü gücü iyi kullanmaktır. Rahat bir sabah, keyifli bir yürüyüş ve yorulmadan yapılan bir sohbet, zamanla daha büyük değer kazanır. Bununla birlikte hastalığı, insanın kendine bakmamasının cezası gibi görmek haksızlıktır. Hayatta her şey bizim kontrolümüzde değildir. İleri yaşlarda insanın ihtiyacı, kendisini suçlamak değil; elinden geleni yaparken sınırlarını da anlayışla kabul etmektir. Yaşlılığın bir başka önemli meselesi, insanın kendi kendisiyle nasıl vakit geçirdiğidir. Günün bütün anlamı dışarıdan gelecek bir habere bağlandığında, beklemek ağırlaşır. Telefonun çalmasını, bir ziyaretin gerçekleşmesini veya birinin bizi hatırlamasını beklemek, bazen saatleri uzatır. Oysa insanın kendi gününü kurabilmesi, ruhsal bağımsızlığının önemli bir parçasıdır. Güzel bir yemek hazırlamak, sevilen bir kitabı okumak, müzik dinlemek, yürüyüşe çıkmak ya da yeni bir şey öğrenmek küçük görünebilir. Fakat hayatın dokusunu çoğu zaman bu küçük uğraşlar oluşturur. Her gün büyük bir mutluluk yaşanması gerekmez. İnsana iyi gelen birkaç alışkanlık, günlerin birbirine benzeyen boşluklara dönüşmesini engelleyebilir. Kendi başına iyi vakit geçirebilmek, insanlardan uzaklaşmak anlamına da gelmez. Arkadaşlıklar, komşuluk ilişkileri, ortak ilgi alanları ve düzenli buluşmalar hayatı zenginleştirir. Bazen bir dostu aramak, bazen bir sohbet grubuna katılmak, bazen de yeni bir uğraşa başlamak gerekir. Yakınlık kurmak için ilk adımı atmak, insanın değerini azaltmaz. Yaş ilerledikçe güçlü kalma isteği de yeniden düşünülmelidir. Güçlü olmak, hiç ağrımamak, üzülmemek veya her sorunu tek başına çözmek değildir. İnsan bazen yorulur, korkar ve yardıma ihtiyaç duyar. Bunları dile getirmek zayıflık sayılmamalıdır. Asıl dayanıklılık, güçlükleri kabul ederken hayatla ilişkiyi sürdürebilmektir. Sürekli yakınmak ilişkileri yorabilir; fakat bütün sıkıntıları içine atmak da insanı yalnızlaştırır. İhtiyacını açıkça anlatmak, yardım istemek ve karşısındaki kişinin hayatına da ilgi göstermek daha dengeli bir yol sunar. İnsanın değeri, her koşulda neşeli görünmesine veya başkalarına hiç yük olmamasına bağlı değildir. Geçmişle kurulan ilişki de bu dönemin huzurunu etkiler. Eski günleri hatırlamak insana sıcaklık verebilir. Fakat bugünü sürekli geçmişle karşılaştırmak, elde kalan güzelliklerin görülmesini zorlaştırır. Gençlik yıllarının sokakları, dostlukları ve alışkanlıkları kıymetlidir; yine de hayat yalnızca hatıralardan ibaret değildir. Geçmişi sevmekle geçmişte yaşamak arasında fark vardır. Hatıralar insana eşlik edebilir, fakat bugünün yerini almamalıdır. Yeni bir dostluk, öğrenilecek bir konu, görülecek bir şehir ya da yapılacak küçük bir iş hâlâ mümkündür. İnsan yaş aldıkça değişme ve merak etme yeteneğini kaybetmek zorunda değildir. Yetmiş yaş, herkes için aynı hayatı ifade etmez. Kimi insanın çevresi kalabalıktır, kimi yalnızdır. Kiminin maddi imkânları geniştir, kimi geçim mücadelesi verir. Kimi sağlıklıdır, kimi hastalıklarla uğraşır. Bu farklılıkları görmeden herkese aynı reçeteyi sunmak mümkün değildir. Yine de her koşulda sorulabilecek bir soru vardır: Bugünkü hayatımı biraz daha iyi hâle getirmek için ne yapabilirim? Bazen cevap büyük bir değişiklik değildir. Bir dostu aramak, ertelenmiş bir işi tamamlamak, küçük bir düzen kurmak veya uzun zamandır merak edilen bir konuyu öğrenmeye başlamak yeterlidir. Hayatın yeniden canlanması çoğu zaman böyle sade adımlarla başlar. Yaşlılık insanın bütün ihtiyaçlarını ve bütün umutlarını sona erdirmez. Sevilmek, işe yaradığını hissetmek, bir şeye heves duymak ve yarını merak etmek her yaşta anlamlıdır. Kalan zamanı yalnızca geçen yılların gölgesinde geçirmek zorunda değiliz. Bugünün içinde de kurulacak ilişkiler, yaşanacak sevinçler ve verilecek kararlar vardır. Yetmişten sonra da hayat vardır. Daha yavaş, daha seçici ve bazen daha kırılgan olabilir. Ama dostlukla, merakla, öz bakım ve gerçekçi beklentilerle dolu, yaşanmaya değer bir hayat olabilir.

Yetmiş yaşına bastığımda....

 

YETMİŞTEN SONRA DA HAYAT VAR

61 Yaşında hayatını kaybetmiş Nazım Himet Ran 'Yetmiş yaşına bastığımda !' diye başlayan söyleşisi...

İnsan belli bir yaşa geldiğinde, bir koltuğa oturup geride bıraktığı yıllara başka bir gözle bakar. Gençliğinde vazgeçilmez sandığı şeylerin bir kısmı önemini kaybetmiş, hiç düşünmediği bazı meseleler ise hayatının merkezine yerleşmiştir. Zamanın sınırsız olmadığını artık daha iyi bilir. Bundan sonra nasıl yaşayacağını, kimlere güveneceğini ve kendisi için neler yapabileceğini düşünmeye başlar.

Bu hesaplaşma bazen hüzünlüdür. Yıllarca emek verilen çocukların kendi hayatlarına yönelmesi, sağlığın eskisi kadar güçlü olmaması ve emeklilik gelirinin beklentileri karşılamaması insanda hayal kırıklığı yaratabilir. Ancak yaş almak, yalnızca kayıpların hesabını tutmak değildir. Aynı zamanda beklentileri yeniden düzenlemek, gereksiz yükleri bırakmak ve kalan yılları daha bilinçli yaşamak için bir fırsattır.

Hayatın bu döneminde öğrenilen önemli gerçeklerden biri, çocukların yalnızlığa karşı bir güvence olmadığıdır. Anne babalar çoğu zaman çocuklarını büyütürken gelecekte onların yakınlığını ve desteğini düşünür. Birlikte geçirilecek bayramları, sık sık çalacak telefonu, kalabalık sofraları hayal eder. Bu beklenti anlaşılırdır. Fakat çocuklar büyüdüğünde onların da işleri, sorumlulukları, ekonomik sıkıntıları ve kendi aileleri olur. Bazen mesafeler, bazen hayatın yoğunluğu görüşmeleri azaltır.

Bu durum her zaman sevgisizlik anlamına gelmez. Yine de beklenen bir telefonun gelmemesi, insanın içinde derin bir boşluk bırakabilir. Bu yüzden yaşlılıkta bütün mutluluğu çocukların ilgisine bağlamak, hem anne babayı hem de çocukları yoran bir beklentiye dönüşebilir. Çocuklarla sevgi bağını korurken kendi arkadaşlıklarını, uğraşlarını ve günlük düzenini sürdürmek gerekir. İnsanın hayatında birden fazla sevinç kaynağı bulunması, aile ilişkilerini de rahatlatır.

Sevgi ile maddi güvenceyi birbirinden ayırabilmek de önemlidir. Çocuklar hayatın değerli bir parçasıdır; ancak gelecek planının bütün sorumluluğunu onların omuzlarına bırakmak doğru değildir. Mümkün olduğu ölçüde birikim yapmak, gelir ve giderleri bilmek, borçları kontrol altında tutmak ve beklenmedik ihtiyaçlar için pay ayırmak, ileri yaşlarda hareket alanı sağlar.

Para mutluluğun tamamını satın alamaz, fakat bazı sıkıntıları hafifletebilir. Bir faturayı ödeyebilmek, gerekli bir ihtiyacı karşılayabilmek veya küçük bir geziye çıkabilmek, insanın kararlarını daha özgür vermesine yardımcı olur. Maddi bağımsızlık, kimseye ihtiyaç duymamak gibi katı bir iddia değil; kendi hayatı üzerinde mümkün olduğunca söz sahibi olabilmektir. Herkesin birikim yapacak imkânı bulunmayabilir. Bu nedenle ekonomik güçlükleri kişisel başarısızlık saymadan, mevcut koşullar içinde gerçekçi bir düzen kurmak gerekir.

Sağlık ise çoğu zaman değeri azaldığında fark edilen bir sermayedir. Gençken düşünmeden çıkılan merdivenler, kolayca taşınan çantalar ve yorulmadan yapılan yolculuklar, ilerleyen yıllarda daha fazla çaba gerektirebilir. İnsan o zaman bedeninin bakım istediğini daha açık biçimde görür.

Kendine özen göstermek, hayatı yalnızca hastalık korkusuyla geçirmek değildir. Bedenin imkânlarını tanımak, günlük hareketi korumak, dinlenmeye zaman ayırmak ve ihtiyaç duyulduğunda destek almak, yaşamla bağını sürdürmenin yollarıdır. Amaç gençlikteki gücü zorla geri getirmekten çok, bugünkü gücü iyi kullanmaktır. Rahat bir sabah, keyifli bir yürüyüş ve yorulmadan yapılan bir sohbet, zamanla daha büyük değer kazanır.

Bununla birlikte hastalığı, insanın kendine bakmamasının cezası gibi görmek haksızlıktır. Hayatta her şey bizim kontrolümüzde değildir. İleri yaşlarda insanın ihtiyacı, kendisini suçlamak değil; elinden geleni yaparken sınırlarını da anlayışla kabul etmektir.

Yaşlılığın bir başka önemli meselesi, insanın kendi kendisiyle nasıl vakit geçirdiğidir. Günün bütün anlamı dışarıdan gelecek bir habere bağlandığında, beklemek ağırlaşır. Telefonun çalmasını, bir ziyaretin gerçekleşmesini veya birinin bizi hatırlamasını beklemek, bazen saatleri uzatır. Oysa insanın kendi gününü kurabilmesi, ruhsal bağımsızlığının önemli bir parçasıdır.

Güzel bir yemek hazırlamak, sevilen bir kitabı okumak, müzik dinlemek, yürüyüşe çıkmak ya da yeni bir şey öğrenmek küçük görünebilir. Fakat hayatın dokusunu çoğu zaman bu küçük uğraşlar oluşturur. Her gün büyük bir mutluluk yaşanması gerekmez. İnsana iyi gelen birkaç alışkanlık, günlerin birbirine benzeyen boşluklara dönüşmesini engelleyebilir.

Kendi başına iyi vakit geçirebilmek, insanlardan uzaklaşmak anlamına da gelmez. Arkadaşlıklar, komşuluk ilişkileri, ortak ilgi alanları ve düzenli buluşmalar hayatı zenginleştirir. Bazen bir dostu aramak, bazen bir sohbet grubuna katılmak, bazen de yeni bir uğraşa başlamak gerekir. Yakınlık kurmak için ilk adımı atmak, insanın değerini azaltmaz.

Yaş ilerledikçe güçlü kalma isteği de yeniden düşünülmelidir. Güçlü olmak, hiç ağrımamak, üzülmemek veya her sorunu tek başına çözmek değildir. İnsan bazen yorulur, korkar ve yardıma ihtiyaç duyar. Bunları dile getirmek zayıflık sayılmamalıdır. Asıl dayanıklılık, güçlükleri kabul ederken hayatla ilişkiyi sürdürebilmektir.

Sürekli yakınmak ilişkileri yorabilir; fakat bütün sıkıntıları içine atmak da insanı yalnızlaştırır. İhtiyacını açıkça anlatmak, yardım istemek ve karşısındaki kişinin hayatına da ilgi göstermek daha dengeli bir yol sunar. İnsanın değeri, her koşulda neşeli görünmesine veya başkalarına hiç yük olmamasına bağlı değildir.

Geçmişle kurulan ilişki de bu dönemin huzurunu etkiler. Eski günleri hatırlamak insana sıcaklık verebilir. Fakat bugünü sürekli geçmişle karşılaştırmak, elde kalan güzelliklerin görülmesini zorlaştırır. Gençlik yıllarının sokakları, dostlukları ve alışkanlıkları kıymetlidir; yine de hayat yalnızca hatıralardan ibaret değildir.

Geçmişi sevmekle geçmişte yaşamak arasında fark vardır. Hatıralar insana eşlik edebilir, fakat bugünün yerini almamalıdır. Yeni bir dostluk, öğrenilecek bir konu, görülecek bir şehir ya da yapılacak küçük bir iş hâlâ mümkündür. İnsan yaş aldıkça değişme ve merak etme yeteneğini kaybetmek zorunda değildir.

Yetmiş yaş, herkes için aynı hayatı ifade etmez. Kimi insanın çevresi kalabalıktır, kimi yalnızdır. Kiminin maddi imkânları geniştir, kimi geçim mücadelesi verir. Kimi sağlıklıdır, kimi hastalıklarla uğraşır. Bu farklılıkları görmeden herkese aynı reçeteyi sunmak mümkün değildir. Yine de her koşulda sorulabilecek bir soru vardır: Bugünkü hayatımı biraz daha iyi hâle getirmek için ne yapabilirim?

Bazen cevap büyük bir değişiklik değildir. Bir dostu aramak, ertelenmiş bir işi tamamlamak, küçük bir düzen kurmak veya uzun zamandır merak edilen bir konuyu öğrenmeye başlamak yeterlidir. Hayatın yeniden canlanması çoğu zaman böyle sade adımlarla başlar.

Yaşlılık insanın bütün ihtiyaçlarını ve bütün umutlarını sona erdirmez. Sevilmek, işe yaradığını hissetmek, bir şeye heves duymak ve yarını merak etmek her yaşta anlamlıdır. Kalan zamanı yalnızca geçen yılların gölgesinde geçirmek zorunda değiliz. Bugünün içinde de kurulacak ilişkiler, yaşanacak sevinçler ve verilecek kararlar vardır.

Yetmişten sonra da hayat vardır. Daha yavaş, daha seçici ve bazen daha kırılgan olabilir. Ama dostlukla, merakla, öz bakım ve gerçekçi beklentilerle dolu, yaşanmaya değer bir hayat olabilir.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.