Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Neden
Köşe Yazarı
Neden
 

Lozanı reddeden ahlaksızlar

  Ataları belirsiz piyonlar hep aynıdır .. Lozan’ı tartışmak kolaydır; onu bir “metin” gibi görürsünüz, maddelerine takılırsınız, siyasal kamplaşmanın içine çeker, her cümleyi bir sloganın hamuru yaparsınız. Oysa Lozan’ı anlamak, bazen tek bir nesnenin içine sığar: Masa. Üzerinde imza atılan, bir ulusun “tapusu” sayılan anlaşmanın imzalandığı masa… Bir eşya değil yalnız; devlet hafızası, siyasî irade, bağımsızlık iddiası, bir milletin kendisini dünyaya “ben buradayım” diye yazdırdığı o tarihî anın taşıyıcısı. Aklı kıt Fesli Kadir Püsküllüoğlu türünden meczuplar ikidebir, PKK’nın sözde fesih bildirgesi tartışılırken, metnin en çok konuşulan yeri Lozan’a dönük ifadeler oldu. Bildirgede Lozan’a karşı “silahlı mücadele başlattık” anlamına gelen bir çerçeve kuruluyor; Lozan, Cumhuriyetin ve ulus-devlet fikrinin reddi için bir hedef olarak konumlanıyor. Bu yaklaşım, Lozan’ı “Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık sebebi” olarak gören bakışla tam zıt bir yerde duruyor. Metnin tartışılması bir yana, Lozan’a dönük bu reddiyenin yalnızca bir ideolojik söylem değil, uzun yıllardır farklı kanallardan canlı tutulan bir çizginin devamı olduğu iddia ediliyor. Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, Türkiye heyeti İsviçre’de Lozan’da, Leman Gölü kıyısındaki Rumine Sarayı’nda “masaya” oturdu. Karşısında, Anadolu’yu paylaşmak üzere hareket etmiş işgalci güçler vardı. Bu masada imza atılan anlaşma, Türkiye’ye göre bir “tapuydu” şerefsiz Sevr’in dayattığı parçalanmayı geçersiz kılan, uluslararası düzende yeni devletin varlığını tescil eden “birlik ve bütünlük içinde vatan” fikrini hukuki zemine yerleştiren belge. Anlaşmayı imzalayan dönemin Dışişleri Bakanı İsmet İnönü, yurda dönüşte Meclis kürsüsünde tarihî bir vurgu yaparak “Lozan, birlik ve bütünlük içinde bir vatanımız olduğunu ve bu vatanın adının Türkiye olduğunu” açıkça ifade ediyordu. Anlatıda, Mustafa Kemal’in de Nutuk’ta Lozan’ı, “Sevr suikastını sonuçsuz bırakan” bir dönüm noktası olarak özellikle işaretlediği belirtiliyor.  Fakat bir ülkenin tarihî metinlere yaklaşımı, yalnız sözlerle değil; sembollere nasıl davrandığıyla da anlaşılır. İşte 2008’de yaşanan ve “masa” üzerinden okunan hikâye bu açıdan ÇOK çarpıcıdır. 2008 yılında İsviçre Konfederasyonu Başkanı Türkiye’ye resmi ziyaret yapar. İsviçre’den Türkiye’ye gelen tarihteki ilk devlet başkanıdır ve bir “jest” düşünür: İki ülke arasındaki anlamı en büyük hatırayı, yani Lozan’ı çağrıştıran bir nesneyi hediye etmek… Sonunda, Lozan Anlaşması’nın imzalandığı tarihî masayı getirip Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e hediye eder. İsviçre tarafına göre manevi değeri yüksek bir simge, Rumine Sarayı’nda yıllarca korunan, Lozan’ın imzalandığı masa… Türkiye’nin “tapusu” olarak görülen metnin imzalandığı, Cumhuriyetin bir anlamda “nüfus kâğıdı” sayılan belgenin üzerinde durduğu masa… Ne varki, bu jest Türkiye’de beklenen karşılığı bulmadığı; hatta Cumhurbaşkanının hediyeyi beğenmedi. Fakat Masa, bir yere konmak, görünür olmak, bir hafıza mekânında sergilenmek yerine depolara kaldırılır. O dönemde Cumhurbaşkanlığı Çankaya Köşkü’ndedir “yemek masası ebatlarında” fakat  Buna rağmen, 438 dönümlük Çankaya yerleşkesinde yer bulunamadığı “sığmıyor” denilerek depoya kaldırıldı. Durum medyaya yansır “ayıp” diye eleştiriler yapılır. Ardından “yer ayarlanıyor, masa hak ettiği yere konacak” densede asıl skandal burada büyür: Masa, Çankaya’nın deposunda bile değildir; Resim Heykel Müzesi’nin deposuna götürülmüştür. Bir ülkenin kurucu belgesiyle özdeşleşen bir nesnenin “hurdaya çıkarılacak eşya” muamelesi görmesi gibi Cumhuriyet karşıtlığı ve “karşı-devrim” tartışmaları alevlenir. Tam bu noktada durumdan utanan eski CHP li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay devreye girer; masa bulunur, çıkarılır ve Birinci Meclis’e taşınarak sergilenmeye başlanır. Lozan’ı “tarihî öneminden koparmaya” dönük yaklaşımın sembolik bir göstergesi olarak okunur. Çünkü Lozan, yalnızca bir anlaşma değil; Türkiye’nin “birlik-bütünlük” fikrinin ve ulus-devlet modelinin temel dayanaklarından biri - siyasal varoluş tartışmasıdır. Lozan karşıtı faaliyetlerin yıllardır Diyarbakır başta olmak üzere çeşitli yerlerde konferans ve etkinliklerle sürdürülür, bu etkinliklerin kimi zaman eski Kominist Barzani çizgisine yakın kanallarda ve Avrupa’daki Terör Örgütü eli kanlı PKK yayın organlarında yer bulur ve Diyarbakır Barosu’na mensup iki avukatın Lozan’ın iptali için Danıştay’a başvurduğu, reddedilmesi halinde Anayasa Mahkemesi ve sonunda hukuki olarak uluslararası başvuru yollarını açar. Bu noktadan sonra metin, Lozan’ın “delinip delinmediği” tartışmasına geçer ve örnek olarak sağlığında hiç o kadar seyehat etmemiş Süleyman Şah Türbesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek “toprak parçası” idi ve bunun 1921 Ankara Anlaşması ve Lozan’ın ilgili maddeleriyle tanındığı; Türkiye’nin orada asker bulundurma ve bayrak çekme hakkını belirtirdi. Fakat AKePe hükümeti “basit bir güvenlik tedbiri” olarak sunduğu türbenin yerini defalarca değiştirerek “Lozan’ın fiilen delinmesi” anlamına geldi. ABD’nin görüşmelerine gözlemci olarak katıldığı, anlaşmayı imzalamadığı; buna karşılık Türkiye ile ABD arasında bir “dostluk ve ticaret anlaşması” fikrinin Lozan sırasında gündeme geldiği; TBMM’nin bunu onayladığı ancak tarihi katliamlarla tescilli – emperyalizmin iğrenç yüzü, Başkanlarının Pedofili – küçük çocuk tacizliği ile suçlanan ABD Senatosu’nun reddettiği dolayısıyla Lozan’a dair tam bir mutabakata imza atmadığı” ortada. O zaman “madem S’akil adamlar S’açılım diye TERÖR ÖRGÜTÜ ELİ KANLI PKK ile anlaşmak istiyor, o halde Lozan masasının üzerinde oturulsun” olacak anlaşmaya imza atılacaksa, Lozan Masası olmalı.  Unutmayalım Suriye’deki yeni aktörler ve yaptırımlar Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti, Suudi Veliaht Prensi, … Ortadoğu’daki güç ilişkilerinin, vekâlet savaşlarının ve “kimlerin kiminle nasıl masaya oturduğunun” simgesi olarak Riyad’da çekilmiş bir fotoğrafta CIA operasyonlarına, Afganistan’a, Selefi-cihatçı örgütlerin dönüşümüne, El Kaide–IŞİD–Suriye hattına uzanan ilişkide Bölgedeki aktörlerin bir kısmı “Batı’ya karşı” sloganı atsa da, süreçlerin çoğu Batı’nın stratejik çıkarlarıyla iç içe geçmiş; nihayetinde masalar hep yeniden kurulmuştur. Atatürk’ün İsmet Paşa’ya “Türkiye’nin tapusuna bu kalemle imza at” diyerek verdiği altın dolma kalemin bugün kayıp olduğu, tarihe ve manevi hazinelere sahip çıkma meselesinin kalem ve masa üzerinden sembolleşir.  Depoya atılan masası ve kaybolan kalemi ile AKePe zihniyeti  Lozan “tartışmalı hale getiriliyor” onun için Ankara’ya gidildiğinde herkesin Anıtkabir’in yanı sıra Birinci Meclis’e de gitmesi g “alt tarafı masa” denilen şeyin aslında Türkiye için ne anlama geldiğini içselleştirmeli. Tarih bazen en net hâliyle, bir masanın üzerinde görünür. O masaya saygı, bir anlaşmaya saygıdır; anlaşmaya saygı, bir devlet fikrine saygıdır; devlet fikrine saygı ise, ortak hafızaya ve ortak geleceğe sahip çıkmaktır.  Lozan’ı reddeden şerefsizler için masa, anlamı sökülmesi gereken bir simgedir.  Oysa Lozan’ı “tapumuz” sayanlar içinse masa, hatırlanması gereken bir hakikattir. Tartışma, çoğu zaman metinlerin içinde değil; sembollere nasıl davrandığımızın aynasında büyür. Masa da tam bu yüzden, yalnız bir eşya değil “Biz, bize kimlik veren KUTSAL VATAN tapumuza nasıl bakıyoruz?” diye bir ülkenin kendisine sorduğu zor sorunun sessiz tanığıdır: Şeref yoksunu Ataları belirsizlere inat NE MUTLU TÜRKÜM DİYEBİLENE ...

Lozanı reddeden ahlaksızlar

 

Ataları belirsiz piyonlar hep aynıdır ..

Lozan’ı tartışmak kolaydır; onu bir “metin” gibi görürsünüz, maddelerine takılırsınız, siyasal kamplaşmanın içine çeker, her cümleyi bir sloganın hamuru yaparsınız. Oysa Lozan’ı anlamak, bazen tek bir nesnenin içine sığar: Masa. Üzerinde imza atılan, bir ulusun “tapusu” sayılan anlaşmanın imzalandığı masa… Bir eşya değil yalnız; devlet hafızası, siyasî irade, bağımsızlık iddiası, bir milletin kendisini dünyaya “ben buradayım” diye yazdırdığı o tarihî anın taşıyıcısı.

Aklı kıt Fesli Kadir Püsküllüoğlu türünden meczuplar ikidebir, PKK’nın sözde fesih bildirgesi tartışılırken, metnin en çok konuşulan yeri Lozan’a dönük ifadeler oldu. Bildirgede Lozan’a karşı “silahlı mücadele başlattık” anlamına gelen bir çerçeve kuruluyor; Lozan, Cumhuriyetin ve ulus-devlet fikrinin reddi için bir hedef olarak konumlanıyor. Bu yaklaşım, Lozan’ı “Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık sebebi” olarak gören bakışla tam zıt bir yerde duruyor. Metnin tartışılması bir yana, Lozan’a dönük bu reddiyenin yalnızca bir ideolojik söylem değil, uzun yıllardır farklı kanallardan canlı tutulan bir çizginin devamı olduğu iddia ediliyor.

Milli Mücadele kazanıldıktan sonra, Türkiye heyeti İsviçre’de Lozan’da, Leman Gölü kıyısındaki Rumine Sarayı’nda “masaya” oturdu. Karşısında, Anadolu’yu paylaşmak üzere hareket etmiş işgalci güçler vardı. Bu masada imza atılan anlaşma, Türkiye’ye göre bir “tapuydu” şerefsiz Sevr’in dayattığı parçalanmayı geçersiz kılan, uluslararası düzende yeni devletin varlığını tescil eden “birlik ve bütünlük içinde vatan” fikrini hukuki zemine yerleştiren belge.

Anlaşmayı imzalayan dönemin Dışişleri Bakanı İsmet İnönü, yurda dönüşte Meclis kürsüsünde tarihî bir vurgu yaparak “Lozan, birlik ve bütünlük içinde bir vatanımız olduğunu ve bu vatanın adının Türkiye olduğunu” açıkça ifade ediyordu. Anlatıda, Mustafa Kemal’in de Nutuk’ta Lozan’ı, “Sevr suikastını sonuçsuz bırakan” bir dönüm noktası olarak özellikle işaretlediği belirtiliyor.  Fakat bir ülkenin tarihî metinlere yaklaşımı, yalnız sözlerle değil; sembollere nasıl davrandığıyla da anlaşılır. İşte 2008’de yaşanan ve “masa” üzerinden okunan hikâye bu açıdan ÇOK çarpıcıdır.

2008 yılında İsviçre Konfederasyonu Başkanı Türkiye’ye resmi ziyaret yapar. İsviçre’den Türkiye’ye gelen tarihteki ilk devlet başkanıdır ve bir “jest” düşünür: İki ülke arasındaki anlamı en büyük hatırayı, yani Lozan’ı çağrıştıran bir nesneyi hediye etmek… Sonunda, Lozan Anlaşması’nın imzalandığı tarihî masayı getirip Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e hediye eder.

İsviçre tarafına göre manevi değeri yüksek bir simge, Rumine Sarayı’nda yıllarca korunan, Lozan’ın imzalandığı masa… Türkiye’nin “tapusu” olarak görülen metnin imzalandığı, Cumhuriyetin bir anlamda “nüfus kâğıdı” sayılan belgenin üzerinde durduğu masa… Ne varki, bu jest Türkiye’de beklenen karşılığı bulmadığı; hatta Cumhurbaşkanının hediyeyi beğenmedi. Fakat Masa, bir yere konmak, görünür olmak, bir hafıza mekânında sergilenmek yerine depolara kaldırılır.

O dönemde Cumhurbaşkanlığı Çankaya Köşkü’ndedir “yemek masası ebatlarında” fakat  Buna rağmen, 438 dönümlük Çankaya yerleşkesinde yer bulunamadığı “sığmıyor” denilerek depoya kaldırıldı. Durum medyaya yansır “ayıp” diye eleştiriler yapılır. Ardından “yer ayarlanıyor, masa hak ettiği yere konacak” densede asıl skandal burada büyür: Masa, Çankaya’nın deposunda bile değildir; Resim Heykel Müzesi’nin deposuna götürülmüştür. Bir ülkenin kurucu belgesiyle özdeşleşen bir nesnenin “hurdaya çıkarılacak eşya” muamelesi görmesi gibi Cumhuriyet karşıtlığı ve “karşı-devrim” tartışmaları alevlenir. Tam bu noktada durumdan utanan eski CHP li Kültür Bakanı Ertuğrul Günay devreye girer; masa bulunur, çıkarılır ve Birinci Meclis’e taşınarak sergilenmeye başlanır.

Lozan’ı “tarihî öneminden koparmaya” dönük yaklaşımın sembolik bir göstergesi olarak okunur. Çünkü Lozan, yalnızca bir anlaşma değil; Türkiye’nin “birlik-bütünlük” fikrinin ve ulus-devlet modelinin temel dayanaklarından biri - siyasal varoluş tartışmasıdır. Lozan karşıtı faaliyetlerin yıllardır Diyarbakır başta olmak üzere çeşitli yerlerde konferans ve etkinliklerle sürdürülür, bu etkinliklerin kimi zaman eski Kominist Barzani çizgisine yakın kanallarda ve Avrupa’daki Terör Örgütü eli kanlı PKK yayın organlarında yer bulur ve Diyarbakır Barosu’na mensup iki avukatın Lozan’ın iptali için Danıştay’a başvurduğu, reddedilmesi halinde Anayasa Mahkemesi ve sonunda hukuki olarak uluslararası başvuru yollarını açar.

Bu noktadan sonra metin, Lozan’ın “delinip delinmediği” tartışmasına geçer ve örnek olarak sağlığında hiç o kadar seyehat etmemiş Süleyman Şah Türbesi Türkiye’nin sınırları dışındaki tek “toprak parçası” idi ve bunun 1921 Ankara Anlaşması ve Lozan’ın ilgili maddeleriyle tanındığı; Türkiye’nin orada asker bulundurma ve bayrak çekme hakkını belirtirdi. Fakat AKePe hükümeti “basit bir güvenlik tedbiri” olarak sunduğu türbenin yerini defalarca değiştirerek “Lozan’ın fiilen delinmesi” anlamına geldi.

ABD’nin görüşmelerine gözlemci olarak katıldığı, anlaşmayı imzalamadığı; buna karşılık Türkiye ile ABD arasında bir “dostluk ve ticaret anlaşması” fikrinin Lozan sırasında gündeme geldiği; TBMM’nin bunu onayladığı ancak tarihi katliamlarla tescilli – emperyalizmin iğrenç yüzü, Başkanlarının Pedofili – küçük çocuk tacizliği ile suçlanan ABD Senatosu’nun reddettiği dolayısıyla Lozan’a dair tam bir mutabakata imza atmadığı” ortada.

O zaman “madem S’akil adamlar S’açılım diye TERÖR ÖRGÜTÜ ELİ KANLI PKK ile anlaşmak istiyor, o halde Lozan masasının üzerinde oturulsun” olacak anlaşmaya imza atılacaksa, Lozan Masası olmalı.  Unutmayalım Suriye’deki yeni aktörler ve yaptırımlar Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti, Suudi Veliaht Prensi, … Ortadoğu’daki güç ilişkilerinin, vekâlet savaşlarının ve “kimlerin kiminle nasıl masaya oturduğunun” simgesi olarak Riyad’da çekilmiş bir fotoğrafta CIA operasyonlarına, Afganistan’a, Selefi-cihatçı örgütlerin dönüşümüne, El Kaide–IŞİD–Suriye hattına uzanan ilişkide Bölgedeki aktörlerin bir kısmı “Batı’ya karşı” sloganı atsa da, süreçlerin çoğu Batı’nın stratejik çıkarlarıyla iç içe geçmiş; nihayetinde masalar hep yeniden kurulmuştur.

Atatürk’ün İsmet Paşa’ya “Türkiye’nin tapusuna bu kalemle imza at” diyerek verdiği altın dolma kalemin bugün kayıp olduğu, tarihe ve manevi hazinelere sahip çıkma meselesinin kalem ve masa üzerinden sembolleşir.  Depoya atılan masası ve kaybolan kalemi ile AKePe zihniyeti  Lozan “tartışmalı hale getiriliyor” onun için Ankara’ya gidildiğinde herkesin Anıtkabir’in yanı sıra Birinci Meclis’e de gitmesi g “alt tarafı masa” denilen şeyin aslında Türkiye için ne anlama geldiğini içselleştirmeli.

Tarih bazen en net hâliyle, bir masanın üzerinde görünür. O masaya saygı, bir anlaşmaya saygıdır; anlaşmaya saygı, bir devlet fikrine saygıdır; devlet fikrine saygı ise, ortak hafızaya ve ortak geleceğe sahip çıkmaktır.  Lozan’ı reddeden şerefsizler için masa, anlamı sökülmesi gereken bir simgedir.  Oysa Lozan’ı “tapumuz” sayanlar içinse masa, hatırlanması gereken bir hakikattir. Tartışma, çoğu zaman metinlerin içinde değil; sembollere nasıl davrandığımızın aynasında büyür. Masa da tam bu yüzden, yalnız bir eşya değil “Biz, bize kimlik veren KUTSAL VATAN tapumuza nasıl bakıyoruz?” diye bir ülkenin kendisine sorduğu zor sorunun sessiz tanığıdır:

Şeref yoksunu Ataları belirsizlere inat NE MUTLU TÜRKÜM DİYEBİLENE ...

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.