Ozan Çaylak
Köşe Yazarı
Ozan Çaylak
 

50 metre serbest

50 METRE SERBEST   Yarış az sonra başlayacaktı. Tüm hazırlıklar tamamlanmış, sporcular yavaş yavaş kulvarlardaki yerlerini almaya başlamıştı. Hakemin “hazırlan” anlamına gelen ilk düdüğüyle depar taşına çıkan sporcular, heykel misali durup beklemeye koyulmuşlardı. Nefesler tutulmuştu, havuzda heyecan doruktaydı.   Ve sonunda düdük çalmıştı. Havuzdaki derin sessizlik büyük bir gürültüyle çökmüştü. Bunun üzerine adeta canlanan sporcular da hemen ardından havuza atlamışlardı. Beklenen an gelmişti. Aylardır gece gündüz hazırlandıkları yarış sonunda başlamıştı.   Tribünler de hareketlenmişti yarışın başlamasıyla. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce özel sporcu ve aileleri havuzu doldurmuştu. Duygu yükü oldukça yüksekti havuzda. Tribünlerde gözyaşları, daha yarış başlamadan süzülmeye başlamıştı yanaklardan. Sporcular ise zaten kırılmaya hazır birer fay hattıydı. Tribünlerle her göz göze gelişlerinde elektriğe kapılmışçasına aniden titremeye başlıyorlardı. Ve sonrası çığlıklar atıyorlardı. Bu çığlıklardan ise en çok etkilenenler cankurtaranlar oluyordu. İhtimaller denizinde hop oturup hop kalkıyorlardı.   Yarış da olanca hızıyla devam ediyordu. Sporcular aylardır yaptıkları antrenmanların hakkını veriyordu. Büyük gayret gösteriyorlardı. Varlarını yoklarını ortaya koyuyorlardı. Yarışın da neredeyse yarısı tamamlanmıştı. 50 metre serbest kategorisindeki yarış, kısa mesafeli olmasına karşın her saniyesi dolu dolu geçiyordu.   Sonunda yarış bitmişti. Derin bir nefes almıştım. Cankurtaranlar hemen kafa saymaya koyulmuştu diğer yarış için. Ancak havuzda ters giden bir şey vardı.Bu nasıl olabilirdi?   İkinci kulvardaki sporcu tek taklayla devirmişti havuzdaki herkesi. Dipten, ayak vura vura birkaç saniye suyun altında kalmış, sonrasında suyun üstüne çıkmış ve devam etmişti yarışa. Çünkü onun yarışı henüz bitmemişti.   Şimdi bütün havuz oturmuş onu izliyordu. Herkesle birlikte başladığı yarış bitmiş, kendisiyle olan yarışı başlamıştı.   Havuzdaki herkes o taklanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Ben ise anlayacağımı anlamıştım çoktan.   “Karar verip atla,” demiştim hemen.   Cankurtaran altından, ben üstünden kısa sürede yakalayıp çıkarmıştık sporcuyu havuzdan. Gözyaşları içindeydi. İçinde adeta bir deprem yaşanıyordu. Çığlıklar atarak, zor da olsa antrenörü tarafından soyunma odasına götürülmüştü. Enkazdan kurtarılmış ancak annesinin durumunu merak eden bir çocuk gibiydi.   Bunlar yaşanırken diğer yarış çoktan başlamıştı. Ama benim aklım ise hâlâ o takladaydı, tabii bir de sporcunun gözyaşlarında. Çok üzülmüştüm ama elimden de başka bir şey gelmemişti. Yarışlara katılan takım sayısı çok fazlaydı. Her yarışta kaybedilecek 10 dakika bile organizasyonun bitiş süresini ileri atacak ve çok geç saatte bitmesine sebep olacaktı.   Ve nihayet sonunda tüm yarışlar bitmişti. Organizasyon başarıyla tamamlanmıştı. Derin bir nefes almıştım. Tesisin çıkışında sporcunun antrenörüyle karşılaşmıştım. Bana o taklanın derinlerde saklı gerçek nedenini açıklamıştı. Kırılan fayın biriken yüküydü bu. Önceden tahmin edememiştim gelen depremi herkes gibi. Ancak yeni bir acı keşfetmiştim sanki.   “Biz,” demişti antrenör, “25 metrelik havuzlarda hazırlandık bu yarışa.”   O yüzden dönmüştü sporcu yani ve tamamlamak için devam ettirmişti yarışı. Bütün parçalar oturmuştu kafamda. O an anladım ki havuzlarda bazı yarışlar sadece duvarlara dokunmak için değilmiş. Ancak bu cevap çok dokunmuştu bana. O an attığı yeri yadırgamıştı adeta kalbim.   Yarış sonrası bütün tribünler sporcuları ayakta alkışlamışlardı. Havuzda o an tüm duygular öylesine şık giyinmişti ki dansa kalkmıştı havuzdaki bütün şiirler. Huzuruna kabul etmişti Tanrı sanki bütün havuzu o an. Bütün maviliğiyle. Duyguların yük sayıldığı bir dünyada, duygu yüklü kalmayı başarmışlardı onlar. Üstelik bunu da kendileri kalarak yapmışlardı, yani insan kalarak. O an, yerden göğe bir mavilikti zaman, kaybedeni olmayan.    

50 metre serbest

50 METRE SERBEST

 

Yarış az sonra başlayacaktı. Tüm hazırlıklar tamamlanmış, sporcular yavaş yavaş kulvarlardaki yerlerini almaya başlamıştı. Hakemin “hazırlan” anlamına gelen ilk düdüğüyle depar taşına çıkan sporcular, heykel misali durup beklemeye koyulmuşlardı. Nefesler tutulmuştu, havuzda heyecan doruktaydı.

 

Ve sonunda düdük çalmıştı. Havuzdaki derin sessizlik büyük bir gürültüyle çökmüştü. Bunun üzerine adeta canlanan sporcular da hemen ardından havuza atlamışlardı. Beklenen an gelmişti. Aylardır gece gündüz hazırlandıkları yarış sonunda başlamıştı.

 

Tribünler de hareketlenmişti yarışın başlamasıyla. Türkiye’nin dört bir yanından gelen yüzlerce özel sporcu ve aileleri havuzu doldurmuştu. Duygu yükü oldukça yüksekti havuzda. Tribünlerde gözyaşları, daha yarış başlamadan süzülmeye başlamıştı yanaklardan. Sporcular ise zaten kırılmaya hazır birer fay hattıydı. Tribünlerle her göz göze gelişlerinde elektriğe kapılmışçasına aniden titremeye başlıyorlardı. Ve sonrası çığlıklar atıyorlardı. Bu çığlıklardan ise en çok etkilenenler cankurtaranlar oluyordu. İhtimaller denizinde hop oturup hop kalkıyorlardı.

 

Yarış da olanca hızıyla devam ediyordu. Sporcular aylardır yaptıkları antrenmanların hakkını veriyordu. Büyük gayret gösteriyorlardı. Varlarını yoklarını ortaya koyuyorlardı. Yarışın da neredeyse yarısı tamamlanmıştı. 50 metre serbest kategorisindeki yarış, kısa mesafeli olmasına karşın her saniyesi dolu dolu geçiyordu.

 

Sonunda yarış bitmişti. Derin bir nefes almıştım. Cankurtaranlar hemen kafa saymaya koyulmuştu diğer yarış için. Ancak havuzda ters giden bir şey vardı.Bu nasıl olabilirdi?

 

İkinci kulvardaki sporcu tek taklayla devirmişti havuzdaki herkesi. Dipten, ayak vura vura birkaç saniye suyun altında kalmış, sonrasında suyun üstüne çıkmış ve devam etmişti yarışa. Çünkü onun yarışı henüz bitmemişti.

 

Şimdi bütün havuz oturmuş onu izliyordu. Herkesle birlikte başladığı yarış bitmiş, kendisiyle olan yarışı başlamıştı.

 

Havuzdaki herkes o taklanın ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Ben ise anlayacağımı anlamıştım çoktan.

 

“Karar verip atla,” demiştim hemen.

 

Cankurtaran altından, ben üstünden kısa sürede yakalayıp çıkarmıştık sporcuyu havuzdan. Gözyaşları içindeydi. İçinde adeta bir deprem yaşanıyordu. Çığlıklar atarak, zor da olsa antrenörü tarafından soyunma odasına götürülmüştü. Enkazdan kurtarılmış ancak annesinin durumunu merak eden bir çocuk gibiydi.

 

Bunlar yaşanırken diğer yarış çoktan başlamıştı. Ama benim aklım ise hâlâ o takladaydı, tabii bir de sporcunun gözyaşlarında. Çok üzülmüştüm ama elimden de başka bir şey gelmemişti. Yarışlara katılan takım sayısı çok fazlaydı. Her yarışta kaybedilecek 10 dakika bile organizasyonun bitiş süresini ileri atacak ve çok geç saatte bitmesine sebep olacaktı.

 

Ve nihayet sonunda tüm yarışlar bitmişti. Organizasyon başarıyla tamamlanmıştı. Derin bir nefes almıştım. Tesisin çıkışında sporcunun antrenörüyle karşılaşmıştım. Bana o taklanın derinlerde saklı gerçek nedenini açıklamıştı. Kırılan fayın biriken yüküydü bu. Önceden tahmin edememiştim gelen depremi herkes gibi. Ancak yeni bir acı keşfetmiştim sanki.

 

“Biz,” demişti antrenör, “25 metrelik havuzlarda hazırlandık bu yarışa.”

 

O yüzden dönmüştü sporcu yani ve tamamlamak için devam ettirmişti yarışı. Bütün parçalar oturmuştu kafamda. O an anladım ki havuzlarda bazı yarışlar sadece duvarlara dokunmak için değilmiş. Ancak bu cevap çok dokunmuştu bana. O an attığı yeri yadırgamıştı adeta kalbim.

 

Yarış sonrası bütün tribünler sporcuları ayakta alkışlamışlardı. Havuzda o an tüm duygular öylesine şık giyinmişti ki dansa kalkmıştı havuzdaki bütün şiirler. Huzuruna kabul etmişti Tanrı sanki bütün havuzu o an. Bütün maviliğiyle. Duyguların yük sayıldığı bir dünyada, duygu yüklü kalmayı başarmışlardı onlar. Üstelik bunu da kendileri kalarak yapmışlardı, yani insan kalarak. O an, yerden göğe bir mavilikti zaman, kaybedeni olmayan.

 

 

Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.