Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

ikonik izler
Köşe Yazarı
ikonik izler
 

Eskiden herşey daha güzeldi !

        DÜNYA MI DEĞİŞTİ, BİZ Mİ ? Kil tabletlerden bugüne uzanan “Eskiden her şey daha güzeldi” yakınması Bir zamanlar yürüdüğümüz sokağa yıllar sonra döneriz. Köşedeki bakkal kapanmış, bahçeli evin yerine apartman dikilmiş, çocukluğumuzun boş arsası otoparka dönüşmüştür. Bir lokantada domatesi tadar “Eskiden böyle değildi” deriz. Gençlerin konuşmasına kulak verir, insanların birbirine davranışını izler, aynı hükme yaklaşırız “Bizim zamanımızda insanlar daha saygılıydı” cümlelerinde bazen haklı bir gözlem, bazen kaybedilmiş bir dünyanın hüznü, çoğu zaman da ikisinin birbirine karışmış hâli vardır. Fakat insanı asıl düşündüren, benzer yakınmaların bizden binlerce yıl önce de dile getirilmiş olmasıdır. Henüz otomobilin, televizyonun, internetin olmadığı çağlarda yaşayan insanlar da kendi zamanlarının insanından şikâyet ediyordu. Demek ki insanlık yalnızca evleri, yolları ve araçları değiştirmiyor; değişim karşısında kurduğu bazı cümleleri de kuşaktan kuşağa taşıyor.  Sümer tabletleri hakkında sıkça aktarılan bir anlatı vardır: Binlerce yıl önce bir yaşlı, gençlerin büyüklerini dinlemediğinden, terbiyenin bozulduğundan ve dünyanın kötüye gittiğinden yakınmaktadır. Ancak yayınlanacak bir metinde şu ayrımı yapmak gerekir: İnternette değişik biçimlerde dolaşan bu sözlerin tamamını, kaynağı belli tek bir Sümer tabletinin doğrudan çevirisi olarak sunamayız. Buna karşılık Sümer edebiyatında büyüklerin gençlere öğüt verdiği, davranışlarını eleştirdiği metinler gerçekten vardır. Sümer edebiyatı derlemesindeki Şuruppak’ın Öğütleri, yaşlı bir babanın oğluna sözünü dinletme çabasıyla açılır. Baba, deneyiminin değerini vurgular; oğluna yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı, kavgalardan uzak durmayı ve düşünmeden konuşmamayı öğütler. Bunlar doğrudan “Dünya eskiden daha iyiydi” diyen sözler değildir. Fakat bugünkü aile sohbetlerine şaşırtıcı ölçüde tanıdık gelen bir kaygıyı gösterir: Büyükler, kendilerinin değerli bulduğu davranışların gençler tarafından sürdürülmesini istemektedir.   Keza: Eski Yunan şairi Hesiodos’ta ise çağın bozulduğu düşüncesi daha açıktır. Yaklaşık MÖ 700 dolaylarında yazılan İşler ve Günler eserinde kendi zamanını sıkıntılarla dolu bir “demir çağı” olarak anlatır. Çocuklarla babaların anlaşamayacağı, yaşlanan anne babaların hor görüleceği, adaletli insanlar yerine kötülük yapanların övüleceği bir dünya tasvir eder. Bugün bir gazete köşesinde karşımıza çıksa yadırgamayacağımız bu yakınmanın yaklaşık 2.700 yıllık olması, üzerinde durmaya değer ve buradan ilginç bir soru doğar: İnsanlık her kuşakta biraz daha saygısız, biraz daha bencil, biraz daha ahlaksız hâle geldiyse, başlangıçta nasıl olağanüstü bir erdem düzeyinde bulunuyordu?  Belki de geçmişle bugün arasındaki karşılaştırmada kullandığımız terazi her zaman doğru tartmıyordur.  Hatırladığımız geçmiş, yaşanmış geçmişin tamamı değildir. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde bayram sabahlarını, sofraları, arkadaşlarımızı, deniz kıyısındaki yürüyüşleri hatırlarız. Aynı yıllarda evin geçimini düşünen babamızın kaygısını, annemizin yorgunluğunu veya büyüklerin kendi aralarındaki kırgınlıklarını aynı açıklıkla görmeyebiliriz. Çünkü o zaman dünyanın bütün yükü bizim omuzlarımızda değildi. Yıllar sonra “O günlerde hayat daha kolaydı” dediğimizde, bazen hayatın kendisinden çok, hayat içindeki yerimizi tarif ederiz. Çocukken başkalarının çözdüğü sorunları şimdi kendimiz çözmek zorundayızdır. Gençken önümüzde uzun görünen zaman, yaş aldıkça daha kıymetli ve daha sınırlı hissedilir. Bir zamanlar heyecan veren yenilik, artık öğrenilmesi gereken yeni bir işlem, değiştirilmesi gereken bir alışkanlık olabilir. Üstelik geçmiş, bütün ayrıntılarıyla korunmuş bir film gibi zihnimizde beklemez. Hatırladığımızda onu yeniden kurarız. Bazı acıların keskinliği azalır; sevdiğimiz insanların sesleri, bir evin kokusu, bir yaz akşamının ışığı öne çıkar. Böylece bugünün bütün kusurlarıyla karşılaştırdığımız geçmiş, çoktan seçilmiş ve ayıklanmış bir geçmiş hâline gelir. Adam Mastroianni ve Daniel Gilbert’ın 2023’te Nature dergisinde yayımlanan araştırması da bu eğilime dikkat çekiyor. Araştırmacılar, en az 60 ülkede insanların ahlakın gerilediğine inandığını; buna karşılık farklı yıllarda insanlara kendi dönemlerindeki davranışlar sorulduğunda, değerlendirmelerin aynı ölçüde kötüleşmediğini gösteriyor. Önerdikleri açıklamalardan biri şu: Bugünün olumsuzlukları dikkatimizi güçlü biçimde çekerken, geçmişin olumsuz anılarının duygusal etkisi zamanla hafifleyebiliyor. Bu bulgu her toplumda her şeyin iyiye gittiğini kanıtlamıyor; fakat genel bir çöküş duygusunun tek başına güvenilir tarih ölçüsü olmadığını düşündürüyor. Yine de bütün geçmiş özlemini hafızanın oyununa bağlamak kolaycılık olur. Çünkü bazı sokaklar gerçekten çirkinleşmiştir. Bazı kıyılar betonla dolmuş, bazı mahalleler ortak hayatını kaybetmiştir. İnsanların birbirine ayırdığı zaman azalmış, ekonomik baskılar gündelik ilişkileri sertleştirmiş olabilir. Bir meydandaki ağacın kesilmesi, bir dere yatağının yapılaşmaya açılması veya tarihi bir evin yıkılması, yalnızca yaşlanan bir insanın duygusal tepkisi değildir. Ortada gösterilebilir, tartışılabilir bir kayıp vardır “Yemeklerin eski tadı kalmadı” sözü de bu bakımdan öğreticidir. Çocukluğumuzda bahçeden koparıp yediğimiz mevsimlik domatesle, uzak mesafeye taşınabilmesi için farklı koşullarda yetiştirilmiş bir domatesi karşılaştırıyor olabiliriz. Çeşit, olgunluk, saklama ve hazırlama biçimi değiştiğinde sofradaki deneyim de değişebilir. Fakat o sofranın başındaki insanlar, iştahımız, beklentimiz ve yemeğe eşlik eden duygularımız da aynı kalmamıştır. Annemizin yaptığı yemeği hatırlarken yalnızca tarifi hatırlamayız. Evin içindeki sesi, mutfaktan gelen kokuyu, sofraya çağrılmayı ve o sofrada kendimizi güvende hissetmeyi de hatırlarız. Bu yüzden aynı tarifi eksiksiz uygulamak, aynı hatırayı yeniden üretmeye yetmez.  Belkide bir yemeğin tadında bazen kaybedilmiş bir insanın yokluğu vardır “Eskiden herkes birbirine daha saygılıydı” yargısı ise daha dikkatli ele alınmalıdır. Geçmişte bazı nezaket biçimleri daha yaygın olabilir: Büyüklerin yanında konuşmaya dikkat etmek, misafiri özenle ağırlamak, komşunun hâlini sormak… Bunlar korunmaya değer davranışlardır. Fakat sessizlik her zaman saygı anlamına gelmez. Bazen korkunun, bağımlılığın veya itiraz edememenin sonucudur. Çocuğun konuşamadığı, kadının fikrini söyleyemediği, çalışanın haksızlığa karşı çıkamadığı bir ortam dışarıdan son derece “terbiyeli” görünebilir. Bugün daha fazla insanın soru sorması ve hak araması, eski alışkanlıklarla bakıldığında saygısızlık gibi algılanabilir. Oysa insan onuruna saygı ile otoriteye koşulsuz itaat aynı şey değildir ve Geçmişin nezaketini özlerken geçmişin susturduğu insanları da hatırlamak gerekir. Tarih, ticari dürüstlüğün de bir zamanlar kusursuz olmadığını gösteren küçük ama çarpıcı belgeler bırakmıştır. MÖ 1750 dolaylarında Ur kentinde yaşayan Nanni adlı bir müşteri, tüccar Ea-nasir’e gönderdiği kil tablette kendisine vaat edilen kalitede bakır verilmediğinden ve temsilcisinin kötü muamele gördüğünden yakınır. Bu belge Sümerce değil, Akadcadır; Eski Babil dönemine aittir. Aradan yaklaşık 3.800 yıl geçmesine rağmen şikâyetin özü son derece tanıdıktır: Verilen söz tutulmamış, malın kalitesi beklentiyi karşılamamış, müşteri kendisine saygısızlık yapıldığını düşünmüştür. Bugün aynı yakınma bir alışveriş sitesinin yorum bölümüne yazılabilirdi. Değişen, şikâyetin yazıldığı yüzey ve ulaşma hızıdır. Güvenilmek, hakkını almak ve ciddiye alınmak isteği ise kolayca tanıdığımız kadar eskidir.  Bununla birlikte tarihte benzer duygulara rastlamamız, dünyanın hep aynı kaldığı anlamına gelmez. İnsanların yaşama koşulları, bilgiye erişimi, hastalıklarla mücadele imkânları ve birbirlerinden beklentileri büyük ölçüde değişmiştir. Bir zamanlar günlerce süren haberleşme şimdi saniyeler içinde gerçekleşir. Bunun kazancı büyüktür; ama hızın beraberinde getirdiği dikkat dağınıklığı, acelecilik ve sürekli yetişme baskısı da hayatın parçasıdır. Her kazanım bütün kayıpları telafi etmez. Her kayıp da bütün kazanımları geçersiz kılmaz. Belki yaş aldıkça bizi en fazla zorlayan, dünyanın kötüleşmesinden önce, dünyanın bize daha az tanıdık gelmesidir. Bildiğimiz dükkânlar kapanır, sevdiğimiz insanlar eksilir, kullandığımız kelimeler seyrekleşir. Bir şehre döndüğümüzde yalnızca binaların değiştiğini görmeyiz; o şehrin bizi tanıyan yüzlerinin de azaldığını hissederiz.  Bu yüzden “Burası eskiden böyle değildi” cümlesinin içinde bazen sessiz bir başka cümle saklıdır “Ben burada bir zamanlar kendimi daha çok evimde hissediyordum” Aslında Bu duyguyu küçümsemek gerekmez. İnsan, alıştığı dünyanın kaybına üzülür. Fakat kendi kaybımızı bütün insanlığın kaybı saydığımızda, bugünün güzelliklerini görme imkânımız daralır. Bizim yabancılaştığımız bir sokakta bir çocuk ilk arkadaşlığını kuruyor olabilir. Bize fazla gürültülü gelen bir müzik, başka birinin hayatı boyunca unutamayacağı gençlik hatırasına dönüşebilir. Bugün eleştirdiğimiz zaman, bir başkasının gelecekte özleyeceği geçmişidir.  Yaşın kazandırdığı en değerli şey, yalnızca eskiyi hatırlamak değil, karşılaştırma yapabilecek bir derinliğe ulaşmaktır. Bu derinlik “Bizim zamanımız daha iyiydi” demekten daha fazlasını mümkün kılar: Neyin gerçekten kaybolduğunu, neyin değişerek sürdüğünü ve neyin ilk kez mümkün hâle geldiğini ayırt etmeyi. Eski mahalleden komşuluğu, eski sofradan paylaşmayı, eski terbiyeden inceliği bugüne taşıyabiliriz. Bunları korumak için gençlerin bizim çocukluğumuzu yeniden yaşamasını beklememiz gerekmez. Onların dünyasına merakla yaklaşmak, kendi deneyimimizi bir hüküm olarak değil, bir imkân olarak sunmak yeterlidir. Binlerce yıl önce kil üzerine yazan insanla bugün ekrana dokunan insan arasında büyük bir mesafe var. Yine de ikisi de anlaşılmak, sevilmek, güvende olmak ve hayatında bir anlam bulmak istiyor.  Dünya değişiyor; biz de onunla birlikte değişiyoruz. Geçmişi sevmenin en verimli yolu, bugüne küsmek yerine geçmişten korumaya değer olanı yarına ulaştırmak olabilir. Belki de yılların sonunda söyleyebileceğimiz en güzel cümle şudur: “Bizim zamanımızda güzel şeyler vardı; gelin, sizin zamanınızda da olsun.”  

Eskiden herşey daha güzeldi !

 

 

 

 

DÜNYA MI DEĞİŞTİ, BİZ Mİ ?
Kil tabletlerden bugüne uzanan “Eskiden her şey daha güzeldi” yakınması

Bir zamanlar yürüdüğümüz sokağa yıllar sonra döneriz. Köşedeki bakkal kapanmış, bahçeli evin yerine apartman dikilmiş, çocukluğumuzun boş arsası otoparka dönüşmüştür. Bir lokantada domatesi tadar “Eskiden böyle değildi” deriz. Gençlerin konuşmasına kulak verir, insanların birbirine davranışını izler, aynı hükme yaklaşırız “Bizim zamanımızda insanlar daha saygılıydı” cümlelerinde bazen haklı bir gözlem, bazen kaybedilmiş bir dünyanın hüznü, çoğu zaman da ikisinin birbirine karışmış hâli vardır. Fakat insanı asıl düşündüren, benzer yakınmaların bizden binlerce yıl önce de dile getirilmiş olmasıdır. Henüz otomobilin, televizyonun, internetin olmadığı çağlarda yaşayan insanlar da kendi zamanlarının insanından şikâyet ediyordu.

Demek ki insanlık yalnızca evleri, yolları ve araçları değiştirmiyor; değişim karşısında kurduğu bazı cümleleri de kuşaktan kuşağa taşıyor.  Sümer tabletleri hakkında sıkça aktarılan bir anlatı vardır: Binlerce yıl önce bir yaşlı, gençlerin büyüklerini dinlemediğinden, terbiyenin bozulduğundan ve dünyanın kötüye gittiğinden yakınmaktadır. Ancak yayınlanacak bir metinde şu ayrımı yapmak gerekir: İnternette değişik biçimlerde dolaşan bu sözlerin tamamını, kaynağı belli tek bir Sümer tabletinin doğrudan çevirisi olarak sunamayız. Buna karşılık Sümer edebiyatında büyüklerin gençlere öğüt verdiği, davranışlarını eleştirdiği metinler gerçekten vardır.

Sümer edebiyatı derlemesindeki Şuruppak’ın Öğütleri, yaşlı bir babanın oğluna sözünü dinletme çabasıyla açılır. Baba, deneyiminin değerini vurgular; oğluna yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı, kavgalardan uzak durmayı ve düşünmeden konuşmamayı öğütler. Bunlar doğrudan “Dünya eskiden daha iyiydi” diyen sözler değildir. Fakat bugünkü aile sohbetlerine şaşırtıcı ölçüde tanıdık gelen bir kaygıyı gösterir: Büyükler, kendilerinin değerli bulduğu davranışların gençler tarafından sürdürülmesini istemektedir.   Keza: Eski Yunan şairi Hesiodos’ta ise çağın bozulduğu düşüncesi daha açıktır. Yaklaşık MÖ 700 dolaylarında yazılan İşler ve Günler eserinde kendi zamanını sıkıntılarla dolu bir “demir çağı” olarak anlatır. Çocuklarla babaların anlaşamayacağı, yaşlanan anne babaların hor görüleceği, adaletli insanlar yerine kötülük yapanların övüleceği bir dünya tasvir eder.

Bugün bir gazete köşesinde karşımıza çıksa yadırgamayacağımız bu yakınmanın yaklaşık 2.700 yıllık olması, üzerinde durmaya değer ve buradan ilginç bir soru doğar: İnsanlık her kuşakta biraz daha saygısız, biraz daha bencil, biraz daha ahlaksız hâle geldiyse, başlangıçta nasıl olağanüstü bir erdem düzeyinde bulunuyordu?  Belki de geçmişle bugün arasındaki karşılaştırmada kullandığımız terazi her zaman doğru tartmıyordur.  Hatırladığımız geçmiş, yaşanmış geçmişin tamamı değildir. Çocukluğumuzu düşündüğümüzde bayram sabahlarını, sofraları, arkadaşlarımızı, deniz kıyısındaki yürüyüşleri hatırlarız. Aynı yıllarda evin geçimini düşünen babamızın kaygısını, annemizin yorgunluğunu veya büyüklerin kendi aralarındaki kırgınlıklarını aynı açıklıkla görmeyebiliriz. Çünkü o zaman dünyanın bütün yükü bizim omuzlarımızda değildi.

Yıllar sonra “O günlerde hayat daha kolaydı” dediğimizde, bazen hayatın kendisinden çok, hayat içindeki yerimizi tarif ederiz. Çocukken başkalarının çözdüğü sorunları şimdi kendimiz çözmek zorundayızdır. Gençken önümüzde uzun görünen zaman, yaş aldıkça daha kıymetli ve daha sınırlı hissedilir. Bir zamanlar heyecan veren yenilik, artık öğrenilmesi gereken yeni bir işlem, değiştirilmesi gereken bir alışkanlık olabilir. Üstelik geçmiş, bütün ayrıntılarıyla korunmuş bir film gibi zihnimizde beklemez. Hatırladığımızda onu yeniden kurarız. Bazı acıların keskinliği azalır; sevdiğimiz insanların sesleri, bir evin kokusu, bir yaz akşamının ışığı öne çıkar. Böylece bugünün bütün kusurlarıyla karşılaştırdığımız geçmiş, çoktan seçilmiş ve ayıklanmış bir geçmiş hâline gelir.

Adam Mastroianni ve Daniel Gilbert’ın 2023’te Nature dergisinde yayımlanan araştırması da bu eğilime dikkat çekiyor. Araştırmacılar, en az 60 ülkede insanların ahlakın gerilediğine inandığını; buna karşılık farklı yıllarda insanlara kendi dönemlerindeki davranışlar sorulduğunda, değerlendirmelerin aynı ölçüde kötüleşmediğini gösteriyor. Önerdikleri açıklamalardan biri şu: Bugünün olumsuzlukları dikkatimizi güçlü biçimde çekerken, geçmişin olumsuz anılarının duygusal etkisi zamanla hafifleyebiliyor. Bu bulgu her toplumda her şeyin iyiye gittiğini kanıtlamıyor; fakat genel bir çöküş duygusunun tek başına güvenilir tarih ölçüsü olmadığını düşündürüyor.

Yine de bütün geçmiş özlemini hafızanın oyununa bağlamak kolaycılık olur. Çünkü bazı sokaklar gerçekten çirkinleşmiştir. Bazı kıyılar betonla dolmuş, bazı mahalleler ortak hayatını kaybetmiştir. İnsanların birbirine ayırdığı zaman azalmış, ekonomik baskılar gündelik ilişkileri sertleştirmiş olabilir. Bir meydandaki ağacın kesilmesi, bir dere yatağının yapılaşmaya açılması veya tarihi bir evin yıkılması, yalnızca yaşlanan bir insanın duygusal tepkisi değildir. Ortada gösterilebilir, tartışılabilir bir kayıp vardır “Yemeklerin eski tadı kalmadı” sözü de bu bakımdan öğreticidir. Çocukluğumuzda bahçeden koparıp yediğimiz mevsimlik domatesle, uzak mesafeye taşınabilmesi için farklı koşullarda yetiştirilmiş bir domatesi karşılaştırıyor olabiliriz. Çeşit, olgunluk, saklama ve hazırlama biçimi değiştiğinde sofradaki deneyim de değişebilir. Fakat o sofranın başındaki insanlar, iştahımız, beklentimiz ve yemeğe eşlik eden duygularımız da aynı kalmamıştır.

Annemizin yaptığı yemeği hatırlarken yalnızca tarifi hatırlamayız. Evin içindeki sesi, mutfaktan gelen kokuyu, sofraya çağrılmayı ve o sofrada kendimizi güvende hissetmeyi de hatırlarız. Bu yüzden aynı tarifi eksiksiz uygulamak, aynı hatırayı yeniden üretmeye yetmez.  Belkide bir yemeğin tadında bazen kaybedilmiş bir insanın yokluğu vardır “Eskiden herkes birbirine daha saygılıydı” yargısı ise daha dikkatli ele alınmalıdır. Geçmişte bazı nezaket biçimleri daha yaygın olabilir: Büyüklerin yanında konuşmaya dikkat etmek, misafiri özenle ağırlamak, komşunun hâlini sormak… Bunlar korunmaya değer davranışlardır. Fakat sessizlik her zaman saygı anlamına gelmez. Bazen korkunun, bağımlılığın veya itiraz edememenin sonucudur.

Çocuğun konuşamadığı, kadının fikrini söyleyemediği, çalışanın haksızlığa karşı çıkamadığı bir ortam dışarıdan son derece “terbiyeli” görünebilir. Bugün daha fazla insanın soru sorması ve hak araması, eski alışkanlıklarla bakıldığında saygısızlık gibi algılanabilir. Oysa insan onuruna saygı ile otoriteye koşulsuz itaat aynı şey değildir ve Geçmişin nezaketini özlerken geçmişin susturduğu insanları da hatırlamak gerekir.

Tarih, ticari dürüstlüğün de bir zamanlar kusursuz olmadığını gösteren küçük ama çarpıcı belgeler bırakmıştır. MÖ 1750 dolaylarında Ur kentinde yaşayan Nanni adlı bir müşteri, tüccar Ea-nasir’e gönderdiği kil tablette kendisine vaat edilen kalitede bakır verilmediğinden ve temsilcisinin kötü muamele gördüğünden yakınır. Bu belge Sümerce değil, Akadcadır; Eski Babil dönemine aittir. Aradan yaklaşık 3.800 yıl geçmesine rağmen şikâyetin özü son derece tanıdıktır: Verilen söz tutulmamış, malın kalitesi beklentiyi karşılamamış, müşteri kendisine saygısızlık yapıldığını düşünmüştür.

Bugün aynı yakınma bir alışveriş sitesinin yorum bölümüne yazılabilirdi. Değişen, şikâyetin yazıldığı yüzey ve ulaşma hızıdır. Güvenilmek, hakkını almak ve ciddiye alınmak isteği ise kolayca tanıdığımız kadar eskidir.  Bununla birlikte tarihte benzer duygulara rastlamamız, dünyanın hep aynı kaldığı anlamına gelmez. İnsanların yaşama koşulları, bilgiye erişimi, hastalıklarla mücadele imkânları ve birbirlerinden beklentileri büyük ölçüde değişmiştir. Bir zamanlar günlerce süren haberleşme şimdi saniyeler içinde gerçekleşir. Bunun kazancı büyüktür; ama hızın beraberinde getirdiği dikkat dağınıklığı, acelecilik ve sürekli yetişme baskısı da hayatın parçasıdır.

Her kazanım bütün kayıpları telafi etmez. Her kayıp da bütün kazanımları geçersiz kılmaz. Belki yaş aldıkça bizi en fazla zorlayan, dünyanın kötüleşmesinden önce, dünyanın bize daha az tanıdık gelmesidir. Bildiğimiz dükkânlar kapanır, sevdiğimiz insanlar eksilir, kullandığımız kelimeler seyrekleşir. Bir şehre döndüğümüzde yalnızca binaların değiştiğini görmeyiz; o şehrin bizi tanıyan yüzlerinin de azaldığını hissederiz.  Bu yüzden “Burası eskiden böyle değildi” cümlesinin içinde bazen sessiz bir başka cümle saklıdır “Ben burada bir zamanlar kendimi daha çok evimde hissediyordum” Aslında Bu duyguyu küçümsemek gerekmez. İnsan, alıştığı dünyanın kaybına üzülür. Fakat kendi kaybımızı bütün insanlığın kaybı saydığımızda, bugünün güzelliklerini görme imkânımız daralır. Bizim yabancılaştığımız bir sokakta bir çocuk ilk arkadaşlığını kuruyor olabilir. Bize fazla gürültülü gelen bir müzik, başka birinin hayatı boyunca unutamayacağı gençlik hatırasına dönüşebilir.

Bugün eleştirdiğimiz zaman, bir başkasının gelecekte özleyeceği geçmişidir.  Yaşın kazandırdığı en değerli şey, yalnızca eskiyi hatırlamak değil, karşılaştırma yapabilecek bir derinliğe ulaşmaktır. Bu derinlik “Bizim zamanımız daha iyiydi” demekten daha fazlasını mümkün kılar: Neyin gerçekten kaybolduğunu, neyin değişerek sürdüğünü ve neyin ilk kez mümkün hâle geldiğini ayırt etmeyi. Eski mahalleden komşuluğu, eski sofradan paylaşmayı, eski terbiyeden inceliği bugüne taşıyabiliriz. Bunları korumak için gençlerin bizim çocukluğumuzu yeniden yaşamasını beklememiz gerekmez. Onların dünyasına merakla yaklaşmak, kendi deneyimimizi bir hüküm olarak değil, bir imkân olarak sunmak yeterlidir.

Binlerce yıl önce kil üzerine yazan insanla bugün ekrana dokunan insan arasında büyük bir mesafe var. Yine de ikisi de anlaşılmak, sevilmek, güvende olmak ve hayatında bir anlam bulmak istiyor.  Dünya değişiyor; biz de onunla birlikte değişiyoruz. Geçmişi sevmenin en verimli yolu, bugüne küsmek yerine geçmişten korumaya değer olanı yarına ulaştırmak olabilir.

Belki de yılların sonunda söyleyebileceğimiz en güzel cümle şudur:

“Bizim zamanımızda güzel şeyler vardı; gelin, sizin zamanınızda da olsun.”

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.