Geçmişinden haberi olmayanlardan uzak durun ..
Tarih bazen yüzyıllar boyunca ağır ağır akar, bazen de tek bir haftada yön değiştirir.
Takvim yaprakları sıradan görünür; fakat geçmişe dönüp baktığımızda bazı haftaların, koskoca bir çağın ruhunu taşıdığını görürüz. İşte “tarihte bu hafta” dediğimizde, aslında sadece olayları değil; insanlığın zihinsel kırılmalarını okuruz.
Bu hafta dünya tarihinde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Woodrow Wilson’ın ortaya koyduğu “14 İlke” konuşmasının yankılarını görürüz. O konuşma, galiplerin değil halkların konuştuğu bir dünya vaadiydi. Her ne kadar uygulamada çifte standartlarla aşınmış olsa da, modern uluslararası hukukun ve “kendi kaderini tayin hakkı” fikrinin tohumu tam da bu günlerde atıldı.
Yine bu hafta, Birleşmiş Milletler’in ilk Genel Kurulu toplandı. İnsanlık, iki büyük savaşın ardından ilk kez “bir daha olmasın” cümlesini kurumsal bir yapıya dökmeye çalıştı. Kusurlu, ağır işleyen ama vazgeçilmez bir sistemdi bu. Çünkü insanlık ilk kez barışı, iyi niyete değil; kurala bağlamaya niyet etmişti.
Ocak aylarının bir başka ağır gölgesi ise Lenin’in ölümüdür. Bir liderin ölümü, bir ideolojinin yön değiştirmesi anlamına gelmişti. Ardından gelen sert Stalin dönemi, 20. yüzyılın ideolojik kamplaşmasını daha da keskinleştirdi. Bir ölüm, milyonların kaderini belirledi.
Dünyada bu hafta yaşanan bir diğer sarsıcı kırılma, 1979’da İran Şahı’nın ülkeyi terk etmesidir. O an, sadece bir monarşinin sonu değil; Ortadoğu’da din–siyaset ilişkisinin kökten değiştiği bir dönemin başlangıcıydı. Bugün hâlâ yaşadığımız pek çok bölgesel gerilimin izi, bu haftaya kadar geri gider.
Küresel ölçekte bakıldığında, Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu’nun doğuşu, paranın, siyasetin ve gücün artık kapalı kapılar ardında konuşulduğu yeni bir çağın işaretiydi. Ulus-devletlerin sınırları daralırken, sermayenin sınırları ortadan kalkıyordu.
Peki ya Türkiye?
Türkiye açısından bu hafta, devletin zihnen kurulduğu haftalardan biridir.
1921 Ocak’ında TBMM’nin fiilen çalışmaya başlaması, işgal altındaki bir coğrafyada “meşruiyetin” saraydan millete geçtiğinin ilanıydı. Ardından kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesini tarihe kazıdı. Bu bir anayasa maddesinden çok, bir zihniyet devrimiydi.
Yine bu haftalarda, Atatürk’ün henüz Lozan tamamlanmadan yaptığı ekonomi vurguları, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmadıkça eksik kalacağını gösteriyordu. Türkiye, daha kurulmadan nasıl ayakta kalacağını düşünüyordu.
Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında, halifeliğin tartışmaya açılması, Türkiye’nin yönünü netleştiren cesur adımlardan biriydi. Bu, sadece bir kurumun kaldırılması değil; devletin aklının dinî değil, hukukî temele oturtulmasıydı.
1940’lara gelindiğinde, bu haftaların birinde Köy Enstitüleri fikri olgunlaşıyordu. Türkiye, kalkınmayı betonla değil; insanla başlatmayı denemişti. Her ne kadar uzun ömürlü olamasa da, bu proje hâlâ bu toprakların en özgün aydınlanma hamlelerinden biri olarak anılır.
Ve elbette 24 Ocak Kararları… Ekonomide bir gecede yön değiştirildi. Serbest piyasa, ağır bedellerle hayatımıza girdi. Bugün yaşadığımız pek çok ekonomik tartışmanın kökleri yine bu haftaya uzanır.
Tarih bize şunu öğretir: Büyük dönüşümler çoğu zaman büyük nutuklarla değil, sessiz ama kararlı haftalarla başlar. Dünya da, Türkiye de defalarca bu eşiklerden geçti. Belki bugün yaşadıklarımız da, gelecekte birilerinin “tarihte bu hafta” köşesinde anlatacağı yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Çünkü tarih, hiçbir zaman tamamen geçmişte kalmaz, Sadece şekil değiştirir.
