İnanç, Akıl ve Tarih Üzerine ..
İslam dininin diğer dinlerden ayrılan en önemli yönlerinden biri, akla yaptığı vurgudur. Kur’an’da pek çok ayette “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” sorularının tekrarlandığı görülür. Bu vurgu, inancın kör bir teslimiyet değil; bilinçli bir kavrayış üzerine kurulması gerektiğini hatırlatır.
Çocukluğumdan bir hatıra bu noktada zihnimde yer etmiştir. Rahmetli babam kendisini dindar kabul ederdi. Yazılı kaynak okumazdı; ancak duyduklarını anlatırken büyük bir inançla konuşurdu. Bir gün Kâbe’den söz ederken “Allah’ın evi” ifadesini kullanmıştı. Ben ise “Allah insan değil ki evi olsun” dediğimde kızmıştı. Bu olay, dinî kavramların mecazi mi yoksa literal mi anlaşılması gerektiği sorusunu zihnime yerleştirdi.
Kâbe ve Tarihsel Arka Plan
İslam inancına göre Kâbe, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail tarafından inşa edilmiştir. Kur’an’da Hacer’in ismi doğrudan geçmez; ancak İslami kaynaklarda İsmail’in annesi olarak anlatılır. İbrahim’in Urfa bölgesinde yaşamış bir Sami - Yahudi topluluğa mensup olduğu kabul edilir. Yahudi geleneğinde İbrahim, İsrailoğullarının atasıdır; Arap geleneğinde ise İsmail üzerinden Arapların atası kabul edilir. Bu anlatı, Ortadoğu halklarının köken mitolojilerinde ortak bir ata figürü oluşturur. Ancak tarihsel olarak İbrahim’in yaşadığı dönemde “İslam” adıyla kurumsallaşmış bir dinin bulunmadığı açıktır. Bu nedenle İbrahim, Yahudilik, Hiristiyanlık ve Müslümanlık - üç semavi dinin ortak figürü olarak görülür.
Dinî Ritüellerin Kökeni Üzerine Tartışmalar
Din tarihçileri, pek çok dinî uygulamanın daha eski kültürlerden izler taşıdığını belirtir. Örneğin sünnet uygulamasının yalnızca Yahudilik ve İslam’da değil, eski Mısır toplumlarında da var olduğu bilinmektedir. Bu tür ritüellerin kökenleri üzerine farklı akademik görüşler vardır; ancak bunları tek bir yoruma indirgemek mümkün değildir. Benzer şekilde, Hacerü’l-Esved taşı hakkında da tarihsel ve sembolik yorumlar yapılmıştır. Ancak İslam geleneğinde bu taş kutsal bir varlık değil, sembolik bir unsurdur. Peygamber’in de onu “fayda ve zarar vermeyen bir taş” olarak tanımladığı rivayet edilir.
Cehennem Kavramı ve “Gehenna”
“Cehennem” kelimesinin Yahudi dili - İbranice “Ge-Hinnom” vadisinden geldiği bilinmektedir. Kudüs yakınlarındaki bu vadinin tarih boyunca olumsuz çağrışımlarla anıldığı doğrudur. Ancak buradan hareketle semavi dinlerdeki cehennem inancını yalnızca coğrafi bir yerle sınırlamak akademik olarak yeterli değildir. İnanç sistemlerinde kavramlar zamanla teolojik anlamlar kazanır.
Mitoloji ve Din İlişkisi
Sümer, Mısır ve Yunan ...... mitolojilerinin, daha sonraki dinî anlatılar üzerinde kültürel etkiler bırakmış olması doğaldır. İnsanlık tarihindeki semboller, mitler ve anlatılar birbirinden etkilenmiştir. Ancak bu durum, dinlerin “tamamen mitolojiden alınmış” olduğu anlamına gelmez; daha çok kültürel sürekliliğe işaret eder. Arap yarımadasında İslam öncesi dönemde “Allah - İbranice Ellah” kelimesinin yüce tanrı anlamında kullanıldığı bilinmektedir. İslam, bu kavramı tevhid inancı çerçevesinde yeniden tanımlamış ve çok tanrılı inancı reddetmiştir. Hilal sembolü ise İslam’ın erken döneminden ziyade önce Selçuklu Türk ve daha sonra Kayı boyu Türk Osmanlı döneminde yaygınlaşmıştır.
İnanç ve Ekonomi
Hac ibadeti, İslam’ın şartlarından biridir. Mekke’nin ekonomik yapısının hac ibadetiyle güçlendiği doğrudur. Ancak dinî ritüelleri yalnızca ekonomik çıkar çerçevesinde değerlendirmek, inanç boyutunu göz ardı etmek olur. Din sosyolojisi, ibadetlerin hem manevî hem de toplumsal ve ekonomik boyutları olduğunu kabul eder.
Asıl Mesele: İnanç mı, Ahlak mı?
Bugün asıl sorun, insanların neye inandığından çok, inancın nasıl yaşandığıdır. Kimse kimsenin inancına düşman değildir. Allahın eşit yarattığı Kişi neye inanırsa inansın, nasıl ibadet ederse etsin, bu bireysel bir tercihtir. Önemli olan, inancın başkalarına dayatılmaması ve farklı düşüncelere saygı gösterilmesidir. Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi bu açıdan evrensel bir metindir. “Ey insanlar” diye başlaması, mesajın yalnızca Müslümanlara değil bütün insanlığa hitap ettiğini gösterir. Aşırılıktan sakındırması, bugün de geçerliliğini koruyan bir uyarıdır. Günümüzde dinî kavramlar üzerinden yapılan ayrıştırmalar “Allah mı Tanrı mı” gibi ... şapşalca dindarlığın ölçüsü hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Oysa güzel ahlak, bütün inançların ortak temelidir. Ahlaklı olmayan bir dindarlık, inancın ruhuna aykırıdır.
Sonuç: Hiçbir güç insanların inanma duygusunu ortadan kaldıramaz. İnanç insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak akıl, araştırma ve sorgulama da aynı ölçüde önemlidir. İnanç ile akıl birbirinin düşmanı değil; doğru anlaşıldığında birbirini tamamlayan iki unsurdur.
Önemli olan, hangi dine mensup olursak olalım, inancımızı insanlık onuruna, adalete ve ahlaka hizmet edecek şekilde yaşamaktır.
