Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Üstad ERGENÇ
Köşe Yazarı
Üstad ERGENÇ
 

Acaba nasıl ?

          Gülmelerin Eksildiği Ülkede Nefes Aramak Türkiye’de ekonomik ve siyasal gerilimlerin ötesine geçen derin bir duygusal yorgunluk yaşanıyor. Beklentiler küçülürken toplum nefes alacak alanlar arıyor; gülmek ve mizah da bu arayışın önemli parçalarından biri haline geliyor. Araştırmalar, gülmeye duyulan ihtiyacın arttığını ancak mizahın kamusal alanının daraldığını gösteriyor. Yanlış anlaşılma korkusu ve toplumsal baskılar mizahı kırılganlaştırsa da, gülmek hâlâ hayata tutunmanın en temel yollarından biri. Çocukluğumda izlediğim Houdini filminin bir sahnesi bunu hep hatırlatır bana. Kaçış ustası buzlu suyun altında, sandıktan kurtulsa bile çıkışı bulamaz; sadece buzla su arasındaki birkaç santimetrelik boşlukta nefes almaya çalışır. O sahne, en sıkışık anlarda bile insanın nefes alacak küçük aralıklara ihtiyaç duyduğunu anlatır. Bugünün Türkiye’si de tam olarak böyle bir yerde duruyor. Uzun süredir yaşanan krizler artık yalnızca ekonomik ya da politik değil; toplumsal bir çaresizlik ve derin bir duygusal yorgunluk haline dönüşmüş durumda. Umutlar daralıyor, beklentiler küçülüyor. Büyük hayaller yerini küçük ferahlıklara bırakıyor: “Bari sağlığımız yerinde olsun”, “Bari bu akşam rahat uyuyalım.” Toplumun nefes almak için aradığı alanlardan biri de mizah. Veri Enstitüsü’nün araştırması, gülmenin bireysel bir refleks değil, paylaşıldıkça güçlenen sosyal bir deneyim olduğunu gösteriyor. İnsanların neye, ne zaman ve kiminle güldüğü; içinde yaşadıkları dönemin gerilimlerini de yansıtıyor. Bulgular, mizahın eğlencenin ötesinde; duygusal dayanıklılık ve hayatla baş etme aracı olduğunu doğruluyor. Ancak ortaya net bir paradoks çıkıyor: Gülmeye olan ihtiyaç artıyor ama gülmenin alanı daralıyor. Toplumun büyük çoğunluğu gülmeyi bir ihtiyaç olarak görürken, mizahın geçmişe göre daha temkinli bir alana sıkıştığını düşünüyor. Yanlış anlaşılma, kırılma ve hedef olma korkusu gülme cesaretini azaltıyor. Bu daralmanın arkasında siyasal tahammülsüzlük, yargı ve bürokrasinin sertliği, dijital linç kültürü ve toplumsal normlar var. Özellikle kadınlar için gülmek hâlâ denetlenmesi gereken bir davranış olarak görülüyor. Erkeklik normları ise sertlik ve duygusuzluk üzerinden kuruluyor. Böylece gülme, basit bir duygu ifadesi olmaktan çıkıp ahlaki ve sınıfsal kodlarla sınırlandırılıyor. Toplumun büyük çoğunluğu “Her şeyin şakası yapılmaz” görüşünde birleşiyor. Dini değerler, kimlikler ve çocuklara dair konular mizahın en sert sınırlarını oluşturuyor. Bu durum, bir yandan empati alanlarını koruma isteğini, öte yandan yüksek hassasiyet ve gerilimi yansıtıyor. Özellikle dinle ilgili mizah, ortak bir gülme yaratmaktan çok kimlik ve adalet tartışmalarını tetikliyor. Araştırma, mizahın iki temel işlevini ortaya koyuyor. İlki, gündelik stres içinde kısa bir rahatlama ve nefes aralığı. İkincisi ise “ağlanacak halimize gülme” hali. Bu gülme, neşeden çok çaresizliğe verilen bir tepki. Toplum aynı anda hem nefes almaya çalışıyor hem de nefessiz kalıyor. Mizahın en çok tüketildiği mecralar sosyal medya ve televizyon. Kısa, hızlı ve algoritmaların yön verdiği içerikler öne çıkıyor. En çok değer verilen unsur ise hâlâ “zekice mizah”. Bu da toplumun yüzeysel eğlenceden çok anlamlı bir rahatlama aradığını gösteriyor. Sonuç açık: Toplumun gülmeye ihtiyacı artıyor ama mizahın kamusal güvenlik alanı daralıyor. Güvensizlik derinleştikçe, bu yalnızca kurumlara değil birbirimize duyduğumuz güveni de aşındırıyor. Toplumsal dayanıklılık zayıflıyor. Bu noktada sorumluluk yalnızca siyasete ait değil. Sivil toplumdan sanata, medyadan markalara kadar herkes aynı toplumsal havayı soluyor. Çözüm, gerginliği artırmakta değil; toplumun nefes alma alanlarını genişletmekte. Bugünün Türkiye’sinde en çok ihtiyaç duyulan şey, tansiyonu düşüren bir iletişim: bağırmadan konuşmak, büyük vaatler yerine küçük güvenceler vermek, hiddet yerine sakinliği tercih etmek. İnsanların duyulmaya ihtiyacı var. “Seni dinliyorum” cümlesi, bugün en güçlü iyileştirici araçlardan biri. Toplum mizahı seviyor, özlüyor ve ona muhtaç. Büyük sözlerden önce küçük temaslara, küçük gülümsemelere ihtiyaç var. Çünkü gülme, başkalarıyla birlikteyken çoğalıyor. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Nefes alabilmek için hâlâ birbirimize ihtiyacımız var.

Acaba nasıl ?

 

 

 

 

 

Gülmelerin Eksildiği Ülkede Nefes Aramak

Türkiye’de ekonomik ve siyasal gerilimlerin ötesine geçen derin bir duygusal yorgunluk yaşanıyor. Beklentiler küçülürken toplum nefes alacak alanlar arıyor; gülmek ve mizah da bu arayışın önemli parçalarından biri haline geliyor. Araştırmalar, gülmeye duyulan ihtiyacın arttığını ancak mizahın kamusal alanının daraldığını gösteriyor. Yanlış anlaşılma korkusu ve toplumsal baskılar mizahı kırılganlaştırsa da, gülmek hâlâ hayata tutunmanın en temel yollarından biri.

Çocukluğumda izlediğim Houdini filminin bir sahnesi bunu hep hatırlatır bana. Kaçış ustası buzlu suyun altında, sandıktan kurtulsa bile çıkışı bulamaz; sadece buzla su arasındaki birkaç santimetrelik boşlukta nefes almaya çalışır. O sahne, en sıkışık anlarda bile insanın nefes alacak küçük aralıklara ihtiyaç duyduğunu anlatır. Bugünün Türkiye’si de tam olarak böyle bir yerde duruyor.

Uzun süredir yaşanan krizler artık yalnızca ekonomik ya da politik değil; toplumsal bir çaresizlik ve derin bir duygusal yorgunluk haline dönüşmüş durumda. Umutlar daralıyor, beklentiler küçülüyor. Büyük hayaller yerini küçük ferahlıklara bırakıyor: “Bari sağlığımız yerinde olsun”, “Bari bu akşam rahat uyuyalım.”

Toplumun nefes almak için aradığı alanlardan biri de mizah. Veri Enstitüsü’nün araştırması, gülmenin bireysel bir refleks değil, paylaşıldıkça güçlenen sosyal bir deneyim olduğunu gösteriyor. İnsanların neye, ne zaman ve kiminle güldüğü; içinde yaşadıkları dönemin gerilimlerini de yansıtıyor. Bulgular, mizahın eğlencenin ötesinde; duygusal dayanıklılık ve hayatla baş etme aracı olduğunu doğruluyor.

Ancak ortaya net bir paradoks çıkıyor: Gülmeye olan ihtiyaç artıyor ama gülmenin alanı daralıyor. Toplumun büyük çoğunluğu gülmeyi bir ihtiyaç olarak görürken, mizahın geçmişe göre daha temkinli bir alana sıkıştığını düşünüyor. Yanlış anlaşılma, kırılma ve hedef olma korkusu gülme cesaretini azaltıyor.

Bu daralmanın arkasında siyasal tahammülsüzlük, yargı ve bürokrasinin sertliği, dijital linç kültürü ve toplumsal normlar var. Özellikle kadınlar için gülmek hâlâ denetlenmesi gereken bir davranış olarak görülüyor. Erkeklik normları ise sertlik ve duygusuzluk üzerinden kuruluyor. Böylece gülme, basit bir duygu ifadesi olmaktan çıkıp ahlaki ve sınıfsal kodlarla sınırlandırılıyor.

Toplumun büyük çoğunluğu “Her şeyin şakası yapılmaz” görüşünde birleşiyor. Dini değerler, kimlikler ve çocuklara dair konular mizahın en sert sınırlarını oluşturuyor. Bu durum, bir yandan empati alanlarını koruma isteğini, öte yandan yüksek hassasiyet ve gerilimi yansıtıyor. Özellikle dinle ilgili mizah, ortak bir gülme yaratmaktan çok kimlik ve adalet tartışmalarını tetikliyor.

Araştırma, mizahın iki temel işlevini ortaya koyuyor. İlki, gündelik stres içinde kısa bir rahatlama ve nefes aralığı. İkincisi ise “ağlanacak halimize gülme” hali. Bu gülme, neşeden çok çaresizliğe verilen bir tepki. Toplum aynı anda hem nefes almaya çalışıyor hem de nefessiz kalıyor.

Mizahın en çok tüketildiği mecralar sosyal medya ve televizyon. Kısa, hızlı ve algoritmaların yön verdiği içerikler öne çıkıyor. En çok değer verilen unsur ise hâlâ “zekice mizah”. Bu da toplumun yüzeysel eğlenceden çok anlamlı bir rahatlama aradığını gösteriyor.

Sonuç açık: Toplumun gülmeye ihtiyacı artıyor ama mizahın kamusal güvenlik alanı daralıyor. Güvensizlik derinleştikçe, bu yalnızca kurumlara değil birbirimize duyduğumuz güveni de aşındırıyor. Toplumsal dayanıklılık zayıflıyor.

Bu noktada sorumluluk yalnızca siyasete ait değil. Sivil toplumdan sanata, medyadan markalara kadar herkes aynı toplumsal havayı soluyor. Çözüm, gerginliği artırmakta değil; toplumun nefes alma alanlarını genişletmekte.

Bugünün Türkiye’sinde en çok ihtiyaç duyulan şey, tansiyonu düşüren bir iletişim: bağırmadan konuşmak, büyük vaatler yerine küçük güvenceler vermek, hiddet yerine sakinliği tercih etmek. İnsanların duyulmaya ihtiyacı var. “Seni dinliyorum” cümlesi, bugün en güçlü iyileştirici araçlardan biri.

Toplum mizahı seviyor, özlüyor ve ona muhtaç. Büyük sözlerden önce küçük temaslara, küçük gülümsemelere ihtiyaç var. Çünkü gülme, başkalarıyla birlikteyken çoğalıyor. Bu da bize şunu hatırlatıyor: Nefes alabilmek için hâlâ birbirimize ihtiyacımız var.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.