Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Anasayfa Yazarlar DeMa Yazı Detayı Bu yazı 511 kez okundu.
DeMa
Köşe Yazarı
DeMa
 

Barbar kime denir ?

RUMELİ’DEN KIRIM’A: GÖÇÜN VE KAYBIN HAFIZASI   12.000 yıllık Göbeklitepe coğrafyası bekçileri  - şayet içinden çıksalar - tarih diye birşey kalmaz denen Türklere - geçmiş fukarası batılıların şapşalca yaftaladıkları “Barbar” kelimesi, başlangıçta yalnızca Alman kabilelerini anlatmıyordu. Eski Yunancadaki barbaros, Yunanca konuşmayanlar için kullanılırdı; yabancıların anlaşılmayan konuşmalarının “bar bar” gibi duyulmasını taklit ettiği kabul edilir. Kelime zamanla “yabancı” anlamından “kaba, uygar olmayan” anlamına kaydı. Romalılar da bu sözcüğü benimseyerek özellikle imparatorluk sınırları dışındaki tüm halklara uyguladı.  Özellikle gerçekten çok vahşi - kaba görgüsüz Ren ve Tuna nehirlerinin ötesindeki Germen toplulukları, bu nedenle Roma anlatılarında sıklıkla “barbar” olarak adlandırıldı. Buradaki “Germen” bugünkü Almanlardan daha geniş bir topluluklar dünyasını ifade eder; Gotlar, Vandallar ve Franklar bunlar arasındaydı. Sıkılmadan tarih saptrıtmaya çalışan 'Demagog' laf ebesi yunanlıların asılsız iddialarına karşık Osmanlı’nın geri çekilişinden 20. yüzyılın sonuna, Türk ve Müslüman toplulukların yaşadığı felaketler aslında Bir imparatorluğun çözülüşü, tarih kitaplarında çoğu zaman kaybedilen savaşlar, imzalanan antlaşmalar ve değişen sınırlarla anlatılır. Oysa haritadaki her değişikliğin ardında yerinden edilen insanlar vardır. Evini terk eden bir aile, geride bırakılan bir mezarlık, bir daha dönülemeyen köy… Osmanlı Devleti’nin Balkanlardan çekilmesi ve Karadeniz’in kuzeyindeki güç dengelerinin değişmesi, Türk ve Müslüman topluluklar için Muhacirlik - mübadele gibi Türkler için çok acı hatıralarla dolu bir tarih yarattı. Bugün Türkiye’de birçok ailenin geçmişinde Rumeli’den, Kırım’dan veya Balkanların farklı bölgelerinden başlayan bir göç yolculuğu bulunur. Bu yolculukların bir bölümü siyasi anlaşmalarla düzenlenmiş, bir bölümü ise savaş, katliam, mülksüzleştirme ve baskı altında gerçekleşmiştir. Muhacirlik, yalnızca bir yerden başka bir yere taşınmak değil; çok büyük felakete uğrayan Türkler için hayatın bütün dayanaklarını kaybederek yeniden başlamak anlamına gelmiştir. Bu geçmişi anlamak için acıların büyüklüğünü vurgulamak kadar, olayları doğru adlandırmak da gerekir. Türkler, Kırım Tatarları, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar birbirinden farklı tarihsel ve kültürel kimliklere sahiptir. Müslüman olmaları veya Osmanlı geçmişini paylaşmaları, onları tek bir etnik topluluk yapmasada, farklı dönemlerde benzer dışlama ve zorla yerinden etme uygulamalarının hedefi olmaları, hikâyelerini ortak bir tarihsel soruda buluşturur: Siyasi egemenlik değiştiğinde, o topraklarda yaşayan sivillerin hayatı ve hakları nasıl korunacaktır? Onbinlerce yıllık diğer kadim toplumların varlığından habersiz KARACAHİL avrupanın MÖ 8. yüzyılda başlayan yunan Tarihine hayranlığı bugün şapşallık olarak değerlendirilsede, 1821’de başlayan Yunan bağımsızlık mücadelesi, bu sorunun erken ve çok trajik örneklerinden birini oluşturdu. Mora’da Osmanlı yönetimine karşı yürütülen ayaklanma sırasında Müslüman sivillere yönelik tarihin en kanlı vahşeti - katliamlar yaşandı. Tripoliçe’nin ele geçirilmesini izleyen kıyımda Müslümanların yanı sıra Yahudiler de hedef alındı. Kaynaklar ölü sayıları konusunda farklı tahminler verse de sivil halkın toplu şiddete uğradığı ve bölgedeki çoğunluk Müslüman varlığının ağır biçimde sarsıldığı açıktır. Bu olayların önemi, yalnızca can kaybıyla sınırlı değildir. Yeni bir devletin doğuşuna eşlik eden süreçte, eski düzenle özdeşleştirilen topluluklar düşman olarak görülebilmiştir. Yüzyıllardır aynı bölgede yaşayan insanların komşuluktan düşmanlığa sürüklenmesi, milliyetçi seferberliğin siviller üzerindeki yıkıcı etkisini gösterir. Bir toplumun bağımsızlık arayışı, başka bir toplumun sivillerine yönelen şiddeti haklı çıkarmaz. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, bilinen adıyla 93 Harbi, Rumeli Müslümanlarının hafızasında daha geniş bir kırılma yarattı. Osmanlı ordusunun yenilgisiyle birlikte büyük nüfus hareketleri başladı. Rus kuvvetlerinin ilerlediği ve yerel silahlı grupların faaliyet gösterdiği bölgelerde siviller saldırılara uğradı; köyler boşaldı, aileler güvenli gördükleri şehirlere ve Osmanlı topraklarına yöneldi. Bu insanların karşılaştığı tehlike yalnızca silahlı saldırı değildi. Kış şartları, açlık, salgın hastalıklar ve barınma yetersizliği, kaçış yollarını bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü. Savaşın insani bilançosunu değerlendirirken doğrudan öldürülenlerle, göç sırasında hastalık ve yoksunluk nedeniyle ölenleri birbirinden ayırmak gerekir. Her iki kayıp da felaketin parçasıdır; ancak tarihsel doğruluk, bunların aynı kategoriye yerleştirilmemesini gerektirir. Rumeli’den gelen göçmenler, Osmanlı şehirlerinin ve daha sonra Türkiye’nin toplumsal yapısını derinden etkiledi. Yeni mahalleler ve köyler kuruldu; farklı üretim alışkanlıkları, yemekler, ezgiler ve konuşma biçimleri Anadolu’ya taşındı. Göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri kültür yaşamaya devam ederken, geride bıraktıkları coğrafyayla bağları aile anlatıları üzerinden korundu. Bir sandık, tapu belgesi veya eski fotoğraf, kaybedilmiş bir dünyanın hatırasına dönüştü. 1912–1913 Balkan Savaşları, henüz önceki göçlerin yaraları kapanmadan yeni bir yıkım getirdi. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının büyük bölümünü kaybetmesi, Türk ve diğer Müslüman toplulukların güvenliğini yeniden tehlikeye soktu. Makedonya, Kosova ve Trakya’da öldürme, yağma, köy yakma, zorla din değiştirme ve yerinden etme uygulamaları yaşandı. Bu dönemin önemli belgelerinden biri, Carnegie Uluslararası Komisyonu’nun 1914’te yayımlanan raporudur. Rapor, Balkan Savaşları sırasında Müslüman halka yönelik saldırıları da kayda geçirmiştir. Böylece yaşananlar, yalnızca mağdurların hatıralarında kalan olaylar olmaktan çıkmış, uluslararası incelemelerin konusu hâline gelmiştir. ecommons.cornell.edu Balkanlardaki dönüşümün bir başka boyutu, kültürel çevrenin değişmesiydi. Savaşlar, göçler ve yeni yönetimlerin politikaları sonucunda bazı camiler, mezarlıklar, vakıf yapıları ve mahalleler ortadan kalktı veya işlev değiştirdi. Yer adlarının değiştirilmesi de geçmişle bağların zayıflamasına yol açtı. Bununla birlikte, her yapının kaybını aynı gerekçeyle açıklamak doğru değildir. Savaş yıkımı, bilinçli tahribat, bakımsızlık ve şehirleşme ayrı ayrı incelenmelidir. Kültürel mirasın korunması, ancak bu ayrıntılara dikkat eden bir yaklaşımla savunulabilir. Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım’da ise farklı bir siyasi süreç, benzer bir yurt kaybı yarattı. Rusya’nın 1783’te Kırım’ı ilhakından sonra değişen yönetim ve mülkiyet ilişkileri, savaşlarla birleşerek Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göçünü hızlandırdı. Özellikle 19. yüzyıldaki göçler, yarımadanın nüfus yapısında büyük değişikliklere neden oldu. Kırım Tatarları için vatan, giderek hem yaşanılan hem de uzaktan hatırlanan bir coğrafyaya dönüştü. Bu tarihin en ağır kırılması, Stalin yönetiminin 18 Mayıs 1944’te başlattığı kitlesel sürgündü. Almanlarla iş birliği suçlaması bütün bir halka yöneltildi; yaklaşık 200 bin Kırım Tatarı evlerinden çıkarılarak çoğunlukla Orta Asya’ya gönderildi. Yolculuk ve sürgün koşulları binlerce insanın ölümüne neden oldu. Ailelerin parçalanması ve yurda dönüşün uzun yıllar engellenmesi, felaketin etkisini sonraki kuşaklara taşıdı. the war-torn history of Crimea's Tatars Burada temel mesele, bireysel sorumluluğun yerine toplu cezalandırmanın geçirilmesidir. Bir suç iddiası, deliller ve kişisel sorumluluk üzerinden soruşturulmalıdır. Çocukların, yaşlıların ve suçla ilgisi bulunmayan sivillerin aynı cezaya maruz bırakılması, bir güvenlik tedbiri olarak açıklanamaz. Kırım Tatarlarının hikâyesi, devlet gücünün bir topluluğun varlığını ve geleceğini nasıl hedef alabileceğini gösterir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi de kimlik üzerindeki baskıları bütünüyle ortadan kaldırmadı. Bulgaristan’da 1984–1985 yıllarında yoğunlaşan zorunlu isim değiştirme kampanyası, Türklerin gündelik hayatına kadar uzanan bir asimilasyon girişimiydi. İsimlere, dile ve dinî yaşama müdahale, insanlardan kendi kimliklerini kamusal alanda terk etmelerini istiyordu. 1989’da baskılar ve protestolara yönelik müdahalelerin ardından 300 bini aşkın Bulgaristan Türkü Türkiye’ye geçti. Avrupa Parlamentosu için hazırlanan bir inceleme, haziran-ağustos aylarında yaklaşık 300 bin kişinin zorla ülkeden ayrılmasını kaydeder. Sonraki dönemde bir bölümü geri dönmüş ve hakların iadesi yönünde adımlar atılmış olsa da yaşanan kopuşun aileler üzerindeki etkisi sürmüştür. europarl.europa.eu Yüzyılın sonunda Bosna ve Kosova’da yaşananlar, zorla yerinden etmenin geçmişte kalmadığını gösterdi. Bosna Savaşı sırasında kuşatmalar, toplama kampları ve sivillere yönelik saldırılar büyük bir insani yıkım yarattı. Temmuz 1995’te Srebrenica’da binlerce Boşnak erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde öldürüldü. Bu suç, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından soykırım olarak tanındı. United Nations Kosova’da 1998–1999 yıllarında yaşanan şiddet ve kitlesel yerinden edilmeler de sivillerin kimlikleri nedeniyle hedef alınmasının yeni bir örneğini oluşturdu. Ancak farklı olayları anlatırken hukuki kavramları birbirine karıştırmamak gerekir. Katliam, sürgün, etnik temizlik ve soykırım aynı anlamı taşımaz. Her birinin niteliği, somut olaylar, belgeler ve ilgili yargı kararları üzerinden değerlendirilmelidir. Bu uzun tarihin bilançosunu tek bir toplam rakama indirmek güçtür. Araştırmaların kapsadığı coğrafyalar, tarihler ve nüfus grupları farklıdır. Bir bölgedeki nüfus azalması da tek başına ölüm sayısını göstermez; göçü, sınır değişikliklerini ve kayıt farklılıklarını içerebilir. Felaketleri görünür kılmanın en sağlam yolu, yüksek rakamları tekrarlamak değil, doğrulanabilir bilgileri dikkatle bir araya getirmektir. Rumeli’den Kırım’a uzanan bu geçmiş, bugünün halklarına toplu suç yüklemek için değil, sivilleri koruyamayan siyasetlerin sonuçlarını anlamak için hatırlanmalıdır. Sorumluluk, belirli yönetimlere, komutanlara, örgütlere ve faillere aittir. Geçmişin acısını sonraki kuşaklara düşmanlık olarak aktarmak, mağdurların hatırasına adalet sağlamaz. Buna karşılık aile tanıklıklarını toplamak, arşivleri incelemek, mezarlıkları ve tarihî yapıları korumak, kayıpların adlarını yaşatmak somut bir sorumluluktur. Türkiye’de pek çok evde anlatılan “Biz oradan geldik” cümlesi, yalnızca bir köken bilgisi değildir. Bir zamanlar kurulmuş hayatların, yaşanmış kopuşların ve yeniden başlama gücünün ifadesidir. O cümleyi dikkatle dinlemek, hem geçmişi daha doğru anlamanın hem de benzer felaketleri önleyecek bir toplumsal bilinç oluşturmanın başlangıcıdır.

Barbar kime denir ?

RUMELİ’DEN KIRIM’A: GÖÇÜN VE KAYBIN HAFIZASI

 

12.000 yıllık Göbeklitepe coğrafyası bekçileri  - şayet içinden çıksalar - tarih diye birşey kalmaz denen Türklere - geçmiş fukarası batılıların şapşalca yaftaladıkları “Barbar” kelimesi, başlangıçta yalnızca Alman kabilelerini anlatmıyordu. Eski Yunancadaki barbaros, Yunanca konuşmayanlar için kullanılırdı; yabancıların anlaşılmayan konuşmalarının “bar bar” gibi duyulmasını taklit ettiği kabul edilir. Kelime zamanla “yabancı” anlamından “kaba, uygar olmayan” anlamına kaydı.

Romalılar da bu sözcüğü benimseyerek özellikle imparatorluk sınırları dışındaki tüm halklara uyguladı.  Özellikle gerçekten çok vahşi - kaba görgüsüz Ren ve Tuna nehirlerinin ötesindeki Germen toplulukları, bu nedenle Roma anlatılarında sıklıkla “barbar” olarak adlandırıldı. Buradaki “Germen” bugünkü Almanlardan daha geniş bir topluluklar dünyasını ifade eder; Gotlar, Vandallar ve Franklar bunlar arasındaydı.

Sıkılmadan tarih saptrıtmaya çalışan 'Demagog' laf ebesi yunanlıların asılsız iddialarına karşık Osmanlı’nın geri çekilişinden 20. yüzyılın sonuna, Türk ve Müslüman toplulukların yaşadığı felaketler aslında Bir imparatorluğun çözülüşü, tarih kitaplarında çoğu zaman kaybedilen savaşlar, imzalanan antlaşmalar ve değişen sınırlarla anlatılır. Oysa haritadaki her değişikliğin ardında yerinden edilen insanlar vardır. Evini terk eden bir aile, geride bırakılan bir mezarlık, bir daha dönülemeyen köy… Osmanlı Devleti’nin Balkanlardan çekilmesi ve Karadeniz’in kuzeyindeki güç dengelerinin değişmesi, Türk ve Müslüman topluluklar için Muhacirlik - mübadele gibi Türkler için çok acı hatıralarla dolu bir tarih yarattı.

Bugün Türkiye’de birçok ailenin geçmişinde Rumeli’den, Kırım’dan veya Balkanların farklı bölgelerinden başlayan bir göç yolculuğu bulunur. Bu yolculukların bir bölümü siyasi anlaşmalarla düzenlenmiş, bir bölümü ise savaş, katliam, mülksüzleştirme ve baskı altında gerçekleşmiştir. Muhacirlik, yalnızca bir yerden başka bir yere taşınmak değil; çok büyük felakete uğrayan Türkler için hayatın bütün dayanaklarını kaybederek yeniden başlamak anlamına gelmiştir.

Bu geçmişi anlamak için acıların büyüklüğünü vurgulamak kadar, olayları doğru adlandırmak da gerekir. Türkler, Kırım Tatarları, Boşnaklar, Arnavutlar ve Pomaklar birbirinden farklı tarihsel ve kültürel kimliklere sahiptir. Müslüman olmaları veya Osmanlı geçmişini paylaşmaları, onları tek bir etnik topluluk yapmasada, farklı dönemlerde benzer dışlama ve zorla yerinden etme uygulamalarının hedefi olmaları, hikâyelerini ortak bir tarihsel soruda buluşturur: Siyasi egemenlik değiştiğinde, o topraklarda yaşayan sivillerin hayatı ve hakları nasıl korunacaktır?

Onbinlerce yıllık diğer kadim toplumların varlığından habersiz KARACAHİL avrupanın MÖ 8. yüzyılda başlayan yunan Tarihine hayranlığı bugün şapşallık olarak değerlendirilsede, 1821’de başlayan Yunan bağımsızlık mücadelesi, bu sorunun erken ve çok trajik örneklerinden birini oluşturdu. Mora’da Osmanlı yönetimine karşı yürütülen ayaklanma sırasında Müslüman sivillere yönelik tarihin en kanlı vahşeti - katliamlar yaşandı. Tripoliçe’nin ele geçirilmesini izleyen kıyımda Müslümanların yanı sıra Yahudiler de hedef alındı. Kaynaklar ölü sayıları konusunda farklı tahminler verse de sivil halkın toplu şiddete uğradığı ve bölgedeki çoğunluk Müslüman varlığının ağır biçimde sarsıldığı açıktır.

Bu olayların önemi, yalnızca can kaybıyla sınırlı değildir. Yeni bir devletin doğuşuna eşlik eden süreçte, eski düzenle özdeşleştirilen topluluklar düşman olarak görülebilmiştir. Yüzyıllardır aynı bölgede yaşayan insanların komşuluktan düşmanlığa sürüklenmesi, milliyetçi seferberliğin siviller üzerindeki yıkıcı etkisini gösterir. Bir toplumun bağımsızlık arayışı, başka bir toplumun sivillerine yönelen şiddeti haklı çıkarmaz.

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı, bilinen adıyla 93 Harbi, Rumeli Müslümanlarının hafızasında daha geniş bir kırılma yarattı. Osmanlı ordusunun yenilgisiyle birlikte büyük nüfus hareketleri başladı. Rus kuvvetlerinin ilerlediği ve yerel silahlı grupların faaliyet gösterdiği bölgelerde siviller saldırılara uğradı; köyler boşaldı, aileler güvenli gördükleri şehirlere ve Osmanlı topraklarına yöneldi.

Bu insanların karşılaştığı tehlike yalnızca silahlı saldırı değildi. Kış şartları, açlık, salgın hastalıklar ve barınma yetersizliği, kaçış yollarını bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürdü. Savaşın insani bilançosunu değerlendirirken doğrudan öldürülenlerle, göç sırasında hastalık ve yoksunluk nedeniyle ölenleri birbirinden ayırmak gerekir. Her iki kayıp da felaketin parçasıdır; ancak tarihsel doğruluk, bunların aynı kategoriye yerleştirilmemesini gerektirir.

Rumeli’den gelen göçmenler, Osmanlı şehirlerinin ve daha sonra Türkiye’nin toplumsal yapısını derinden etkiledi. Yeni mahalleler ve köyler kuruldu; farklı üretim alışkanlıkları, yemekler, ezgiler ve konuşma biçimleri Anadolu’ya taşındı. Göçmenlerin beraberlerinde getirdikleri kültür yaşamaya devam ederken, geride bıraktıkları coğrafyayla bağları aile anlatıları üzerinden korundu. Bir sandık, tapu belgesi veya eski fotoğraf, kaybedilmiş bir dünyanın hatırasına dönüştü.

1912–1913 Balkan Savaşları, henüz önceki göçlerin yaraları kapanmadan yeni bir yıkım getirdi. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki topraklarının büyük bölümünü kaybetmesi, Türk ve diğer Müslüman toplulukların güvenliğini yeniden tehlikeye soktu. Makedonya, Kosova ve Trakya’da öldürme, yağma, köy yakma, zorla din değiştirme ve yerinden etme uygulamaları yaşandı.

Bu dönemin önemli belgelerinden biri, Carnegie Uluslararası Komisyonu’nun 1914’te yayımlanan raporudur. Rapor, Balkan Savaşları sırasında Müslüman halka yönelik saldırıları da kayda geçirmiştir. Böylece yaşananlar, yalnızca mağdurların hatıralarında kalan olaylar olmaktan çıkmış, uluslararası incelemelerin konusu hâline gelmiştir. ecommons.cornell.edu

Balkanlardaki dönüşümün bir başka boyutu, kültürel çevrenin değişmesiydi. Savaşlar, göçler ve yeni yönetimlerin politikaları sonucunda bazı camiler, mezarlıklar, vakıf yapıları ve mahalleler ortadan kalktı veya işlev değiştirdi. Yer adlarının değiştirilmesi de geçmişle bağların zayıflamasına yol açtı. Bununla birlikte, her yapının kaybını aynı gerekçeyle açıklamak doğru değildir. Savaş yıkımı, bilinçli tahribat, bakımsızlık ve şehirleşme ayrı ayrı incelenmelidir. Kültürel mirasın korunması, ancak bu ayrıntılara dikkat eden bir yaklaşımla savunulabilir.

Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım’da ise farklı bir siyasi süreç, benzer bir yurt kaybı yarattı. Rusya’nın 1783’te Kırım’ı ilhakından sonra değişen yönetim ve mülkiyet ilişkileri, savaşlarla birleşerek Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göçünü hızlandırdı. Özellikle 19. yüzyıldaki göçler, yarımadanın nüfus yapısında büyük değişikliklere neden oldu. Kırım Tatarları için vatan, giderek hem yaşanılan hem de uzaktan hatırlanan bir coğrafyaya dönüştü.

Bu tarihin en ağır kırılması, Stalin yönetiminin 18 Mayıs 1944’te başlattığı kitlesel sürgündü. Almanlarla iş birliği suçlaması bütün bir halka yöneltildi; yaklaşık 200 bin Kırım Tatarı evlerinden çıkarılarak çoğunlukla Orta Asya’ya gönderildi. Yolculuk ve sürgün koşulları binlerce insanın ölümüne neden oldu. Ailelerin parçalanması ve yurda dönüşün uzun yıllar engellenmesi, felaketin etkisini sonraki kuşaklara taşıdı. the war-torn history of Crimea's Tatars

Burada temel mesele, bireysel sorumluluğun yerine toplu cezalandırmanın geçirilmesidir. Bir suç iddiası, deliller ve kişisel sorumluluk üzerinden soruşturulmalıdır. Çocukların, yaşlıların ve suçla ilgisi bulunmayan sivillerin aynı cezaya maruz bırakılması, bir güvenlik tedbiri olarak açıklanamaz. Kırım Tatarlarının hikâyesi, devlet gücünün bir topluluğun varlığını ve geleceğini nasıl hedef alabileceğini gösterir.

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi de kimlik üzerindeki baskıları bütünüyle ortadan kaldırmadı. Bulgaristan’da 1984–1985 yıllarında yoğunlaşan zorunlu isim değiştirme kampanyası, Türklerin gündelik hayatına kadar uzanan bir asimilasyon girişimiydi. İsimlere, dile ve dinî yaşama müdahale, insanlardan kendi kimliklerini kamusal alanda terk etmelerini istiyordu.

1989’da baskılar ve protestolara yönelik müdahalelerin ardından 300 bini aşkın Bulgaristan Türkü Türkiye’ye geçti. Avrupa Parlamentosu için hazırlanan bir inceleme, haziran-ağustos aylarında yaklaşık 300 bin kişinin zorla ülkeden ayrılmasını kaydeder. Sonraki dönemde bir bölümü geri dönmüş ve hakların iadesi yönünde adımlar atılmış olsa da yaşanan kopuşun aileler üzerindeki etkisi sürmüştür. europarl.europa.eu

Yüzyılın sonunda Bosna ve Kosova’da yaşananlar, zorla yerinden etmenin geçmişte kalmadığını gösterdi. Bosna Savaşı sırasında kuşatmalar, toplama kampları ve sivillere yönelik saldırılar büyük bir insani yıkım yarattı. Temmuz 1995’te Srebrenica’da binlerce Boşnak erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde öldürüldü. Bu suç, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı tarafından soykırım olarak tanındı. United Nations

Kosova’da 1998–1999 yıllarında yaşanan şiddet ve kitlesel yerinden edilmeler de sivillerin kimlikleri nedeniyle hedef alınmasının yeni bir örneğini oluşturdu. Ancak farklı olayları anlatırken hukuki kavramları birbirine karıştırmamak gerekir. Katliam, sürgün, etnik temizlik ve soykırım aynı anlamı taşımaz. Her birinin niteliği, somut olaylar, belgeler ve ilgili yargı kararları üzerinden değerlendirilmelidir.

Bu uzun tarihin bilançosunu tek bir toplam rakama indirmek güçtür. Araştırmaların kapsadığı coğrafyalar, tarihler ve nüfus grupları farklıdır. Bir bölgedeki nüfus azalması da tek başına ölüm sayısını göstermez; göçü, sınır değişikliklerini ve kayıt farklılıklarını içerebilir. Felaketleri görünür kılmanın en sağlam yolu, yüksek rakamları tekrarlamak değil, doğrulanabilir bilgileri dikkatle bir araya getirmektir.

Rumeli’den Kırım’a uzanan bu geçmiş, bugünün halklarına toplu suç yüklemek için değil, sivilleri koruyamayan siyasetlerin sonuçlarını anlamak için hatırlanmalıdır. Sorumluluk, belirli yönetimlere, komutanlara, örgütlere ve faillere aittir. Geçmişin acısını sonraki kuşaklara düşmanlık olarak aktarmak, mağdurların hatırasına adalet sağlamaz.

Buna karşılık aile tanıklıklarını toplamak, arşivleri incelemek, mezarlıkları ve tarihî yapıları korumak, kayıpların adlarını yaşatmak somut bir sorumluluktur. Türkiye’de pek çok evde anlatılan “Biz oradan geldik” cümlesi, yalnızca bir köken bilgisi değildir. Bir zamanlar kurulmuş hayatların, yaşanmış kopuşların ve yeniden başlama gücünün ifadesidir. O cümleyi dikkatle dinlemek, hem geçmişi daha doğru anlamanın hem de benzer felaketleri önleyecek bir toplumsal bilinç oluşturmanın başlangıcıdır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.