Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

İdris Akyüz
Köşe Yazarı
İdris Akyüz
 

Devletmi yoksa iktidarmı ?

        Beş yıl önce, 2021'in sonbaharında Angela Merkel, Almanya Başbakanlığı'ndan ayrıldı. Tam 16 yıl ülkeyi yönetmişti. Hristiyan Demokrat'tı. Muhafazakârdı. Sonra çekildi. Ne “Ben yoksam devlet çöker” dedi, ne de kendisinden sonrasını memleket meselesi yaptı. Kendi hayatına döndü. Almanya ise yoluna devam etti. Çünkü Merkel'in bildiği basit bir gerçek vardı: Devlet, iktidardaki kişiden büyüktür. Şimdi Türkiye'ye bakalım; Ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da muhafazakâr. O da demokrat. O da milli iradeden söz ediyor. Fakat Türkiye'de siyaset zamanla öylesine kişiselleşti ki, devlet ile iktidar, iktidar ile lider birbirine karıştı. Saray büyüdü, devlet büyüdü mü? Devletin bütçesi büyüdü. Vatandaşın refahı aynı oranda arttı mı? İktidar büyüdü. Kurumlar aynı ölçüde güçlendi mi? Asıl soru işte budur. Merkel 16 yıl yönetti. Erdoğan da Türkiye'nin yakın tarihindeki en uzun süre iktidarda kalan siyasetçisi oldu. Ancak mesele kaç yıl yönettiğin değildir. Mesele, o yıllarda devlete ne yaptığındır. Daha önemlisi; senden sonra nasıl bir devlet bıraktığındır. Ahlakı mı? Adaleti mi? Devlet geleneğini mi? Kamu parasını mı? Yoksa iktidarı mı? Eğer muhafazakâr demokratlığın ölçüsü buysa, cevap çok basit: Kamu malını koruyamayanın muhafazakârlığı, hukuku koruyamayanın demokratlığı tartışılır. Çünkü hukukun dini yoktur. Demokrasinin mezhebi yoktur Kamu ahlakının da pasaportu yoktur. Bir siyasetçinin Müslüman ya da Hristiyan olması onu otomatik olarak demokrat yapmaz. Demokratlık, insanın inancından önce iktidar karşısında kendisine koyduğu sınırdır. Merkel'in hikâyesindeki en çarpıcı ayrıntı belki de şu: 16 yıl sonra gitti. Çünkü makamın kendisine ait olmadığını biliyordu. Bizim siyaset kültürümüzün en büyük problemi ise belki de tam burada: İktidarı devleti yönetmekten, devleti iktidarın kendisi sanmaya doğru kaydırmak. Oysa gerçek devlet adamlığı, oturduğu koltuktan güç almak değil, o koltuğa güç vermektir. Ve asıl maharet, kalktığında devletin hâlâ dimdik ayakta durmasını sağlamaktır. Merkel gitti. Almanya kaldı. Bugün bizim de kendimize soracağımız soru şu; Erdoğan gittiğinde nasıl bir Türkiye kalacak? İşte siyasi mirasın gerçek hesabı budur. Gerisi... Koltuk, saray. Konvoy, alkış….Hepsi geçici…Ve geçici bir iktidarın gürültüsü. Devlet ise, bütün bu gürültünün içinden sessizce sorar: “Beni kendinden büyük tuttun mu?”

Devletmi yoksa iktidarmı ?

 

 

 

 

Beş yıl önce,

2021'in sonbaharında Angela Merkel, Almanya Başbakanlığı'ndan ayrıldı. Tam 16 yıl ülkeyi yönetmişti. Hristiyan Demokrat'tı. Muhafazakârdı. Sonra çekildi. Ne “Ben yoksam devlet çöker” dedi, ne de kendisinden sonrasını memleket meselesi yaptı. Kendi hayatına döndü. Almanya ise yoluna devam etti. Çünkü Merkel'in bildiği basit bir gerçek vardı: Devlet, iktidardaki kişiden büyüktür.

Şimdi Türkiye'ye bakalım;

Ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da muhafazakâr. O da demokrat. O da milli iradeden söz ediyor. Fakat Türkiye'de siyaset zamanla öylesine kişiselleşti ki, devlet ile iktidar, iktidar ile lider birbirine karıştı.

Saray büyüdü, devlet büyüdü mü? Devletin bütçesi büyüdü. Vatandaşın refahı aynı oranda arttı mı? İktidar büyüdü. Kurumlar aynı ölçüde güçlendi mi? Asıl soru işte budur.

Merkel 16 yıl yönetti. Erdoğan da Türkiye'nin yakın tarihindeki en uzun süre iktidarda kalan siyasetçisi oldu. Ancak mesele kaç yıl yönettiğin değildir. Mesele, o yıllarda devlete ne yaptığındır. Daha önemlisi; senden sonra nasıl bir devlet bıraktığındır.

Ahlakı mı? Adaleti mi? Devlet geleneğini mi? Kamu parasını mı? Yoksa iktidarı mı? Eğer muhafazakâr demokratlığın ölçüsü buysa, cevap çok basit: Kamu malını koruyamayanın muhafazakârlığı, hukuku koruyamayanın demokratlığı tartışılır.

Çünkü hukukun dini yoktur. Demokrasinin mezhebi yoktur Kamu ahlakının da pasaportu yoktur. Bir siyasetçinin Müslüman ya da Hristiyan olması onu otomatik olarak demokrat yapmaz. Demokratlık, insanın inancından önce iktidar karşısında kendisine koyduğu sınırdır.

Merkel'in hikâyesindeki en çarpıcı ayrıntı belki de şu:

16 yıl sonra gitti. Çünkü makamın kendisine ait olmadığını biliyordu. Bizim siyaset kültürümüzün en büyük problemi ise belki de tam burada: İktidarı devleti yönetmekten, devleti iktidarın kendisi sanmaya doğru kaydırmak. Oysa gerçek devlet adamlığı, oturduğu koltuktan güç almak değil, o koltuğa güç vermektir. Ve asıl maharet, kalktığında devletin hâlâ dimdik ayakta durmasını sağlamaktır.

Merkel gitti. Almanya kaldı. Bugün bizim de kendimize soracağımız soru şu;

Erdoğan gittiğinde nasıl bir Türkiye kalacak? İşte siyasi mirasın gerçek hesabı budur. Gerisi... Koltuk, saray. Konvoy, alkış….Hepsi geçici…Ve geçici bir iktidarın gürültüsü.

Devlet ise, bütün bu gürültünün içinden sessizce sorar: “Beni kendinden büyük tuttun mu?”

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.