Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Kuzeyli
Köşe Yazarı
Kuzeyli
 

Göç, devlet ve Medeniyet izinde..

ANGLOSAKSONLARDAN TÜRKLERE: GÖÇ, DEVLET VE MEDENİYETİN İZİNDE Bir halkın kalıcı gücü yalnızca fethettiği topraklarda değil, kurduğu kurumlarda ve yetiştirdiği insanlarda yaşar.   Hareket hâlindeki kavimlerden modern İngiltere’ye Bugün “Batı kültürü” diye adlandırdığımız dünyanın oluşumunda Roma ve Yunan mirası kadar, Kuzey Avrupa’dan Britanya’ya göç eden Germen topluluklarının da önemli bir payı vardır. Angıllar, Saksonlar ve Jütler; yalnızca savaşçı kabileler değildi. Denizleri aşabilen, yeni coğrafyalara uyum sağlayabilen, yerleştikleri topraklarda siyasal düzen kurabilen hareketli topluluklardı. Onların tarihini önemli kılan, göç etmiş olmalarından çok, göçü kalıcı kurumlara dönüştürebilmeleridir. Roma İmparatorluğu’nun MS 410 dolaylarında Britanya’dan çekilmesi, adada büyük bir siyasal boşluk yarattı. Merkezî otoritenin zayıfladığı bu dönemde Kuzey Denizi’nin karşı kıyılarından gelen Germen toplulukları Britanya’ya yerleşmeye başladı. Zaman içerisinde Wessex, Mercia, Northumbria, East Anglia, Essex, Sussex ve Kent gibi krallıklar ortaya çıktı. Tarih yazımında bu yapı geleneksel olarak “Heptarşi”, yani yedi krallık düzeni olarak anılır. Ancak bu tanımın, sınırları ve güç dengeleri sürekli değişen daha karmaşık bir siyasal dünyayı sadeleştirdiğini de unutmamak gerekir. Anglosaksonların başarısı, yalnızca toprak ele geçirmelerinde değildi. Dağınık kabile bağlılıklarını krallıklara; sözlü gelenekleri hukuka; yerel ilişkileri vergi, askerlik ve yönetim düzenine dönüştürdüler. Böylece Britanya’nın Roma sonrasındaki parçalanmış ortamında yeni bir siyasi ve toplumsal yapı kurdular. “England” adı, Angılların ülkesi anlamındaki “Englaland” ifadesinden gelişti. Bugünkü İngilizcenin temel söz varlığının önemli bir bölümü de onların konuştuğu Eski İngilizceden geldi. Hristiyanlıkla değişen toplum Anglosakson tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri Hristiyanlığın yayılmasıdır. Papa I. Gregorius’un görevlendirdiği Augustinus’un MS 597’de Kent’e ulaşması, örgütlü misyon faaliyetinin başlangıcı kabul edilir. Hristiyanlık bütün krallıklara bir anda ve çatışmasız biçimde yayılmadı; dönüşüm kuşaklar boyunca sürdü. Buna rağmen yeni inanç, Anglosakson toplumuna yalnızca dinî törenler getirmedi. Yazı kültürünün, manastırların, okulların ve Avrupa’yla kurulan düşünsel ilişkilerin gelişmesine de katkı sağladı. Manastırlar ibadet yerleri olmanın yanında kitapların çoğaltıldığı, tarih kayıtlarının tutulduğu ve din adamlarının yetiştirildiği merkezlere dönüştü. Bede gibi bilginlerin eserleri, bu ortamın ürünüdür. Böylece savaşçı gelenekle yazılı kültür yan yana yaşamaya başladı. Anglosaksonlar, geldikleri coğrafyadaki birikimi aynen taşımakla yetinmediler; Britanya’daki Roma-Hristiyan mirasıyla kendi geleneklerini birleştirerek daha karmaşık bir medeniyet geliştirdiler. Buradan çıkarılacak ders açıktır: Büyük dönüşümler yalnızca silahla veya iktidarla gerçekleşmez. Bir toplumun kalıcı yükselişi; inanç dünyasını, eğitim düzenini, hukuk anlayışını ve bilgi üretimini birbirine bağlayabilmesine bağlıdır. Anglosakson örneğinde Hristiyanlaşma, toplumsal örgütlenmenin ve Avrupa’yla bütünleşmenin önemli araçlarından biri olmuştur. Viking sınavı ve Büyük Alfred Sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Britanya yeni bir göç ve istila dalgasıyla karşılaştı. Vikingler kıyı manastırlarını yağmalamakla başlayan akınlarını zamanla kalıcı yerleşimlere ve geniş çaplı fetihlere dönüştürdüler. Anglosakson krallıklarının önemli bölümü ağır yenilgiler aldı. Dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde Wessex, bağımsızlığını koruyabilen başlıca güç hâline gelmişti. Wessex Kralı Büyük Alfred’in önemi, yalnızca Vikinglere karşı askerî direniş göstermesinden kaynaklanmaz. Alfred savunmayı yeniden örgütledi, tahkim edilmiş yerleşimler kurdu, donanmayı geliştirdi ve hukuk ile eğitime önem verdi. Latince eserlerin Eski İngilizceye çevrilmesini destekleyerek yönetici sınıfın ve din adamlarının bilgi düzeyini yükseltmeye çalıştı. Onun siyasetinde kılıç ile kitap, savunma ile eğitim birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıydı. Viking ilerleyişi bütünüyle sona ermese de Alfred ve ardıllarının kurduğu düzen, İngiltere’nin siyasal birleşmesine giden yolu açtı. Bu örnek, tarih boyunca sıkça görülen bir gerçeği gösterir: Tehlike karşısında yalnızca kahramanlık yeterli değildir. Kalıcı başarı; örgütlü ordu, işleyen maliye, eğitimli kadrolar, hukuk ve ortak kimlik gerektirir. 1066: Bir dönemin sonu, bir mirasın devamı Anglosakson siyasal düzeni 1066 yılında büyük bir kırılma yaşadı. Normandiya Dükü William, Hastings Muharebesi’nde Kral II. Harold’u yenerek İngiltere tahtını ele geçirdi. Bu olay, Anglosakson yönetici seçkinlerinin gücünü büyük ölçüde sona erdirdi ve İngiltere’yi Norman hanedanının idaresine soktu. Fakat bir devletin yönetici tabakasının değişmesi, önceki toplumun bütün mirasının silinmesi anlamına gelmez. Anglosakson dili halk arasında yaşamaya devam etti; Norman Fransızcası ve Latinceyle yüzyıllar süren etkileşim sonucunda modern İngilizce şekillendi. Yerel yönetim, hukuk, krallık meclisi ve idari bölünmeler gibi birçok unsur da yeni düzen içinde farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugünkü İngiltere, yalnızca Normanların veya yalnızca Anglosaksonların eseri değildir; birbirini izleyen toplulukların, çatışmaların ve sentezlerin ürünüdür. Anglosaksonların en büyük mirası belki de şudur: Bir halk, siyasal egemenliğini kaybetse bile dili, kurumları ve gündelik kültürüyle geleceği etkilemeye devam edebilir. Kalıcılık, yalnızca hanedanın ömrüyle değil, toplumun ürettiği kurumların dayanıklılığıyla ölçülür. Türk tarihiyle benzerlikler ve ayrılan yollar Anglosaksonların hikâyesi Türk tarihine şaşırtıcı ölçüde tanıdık gelebilir. Türk toplulukları da Orta Asya’dan farklı yönlere göç etmiş, büyük mesafeler aşmış, karşılaştıkları toplumlarla etkileşime girmiş ve gittikleri coğrafyalarda devletler kurmuştur. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlılara uzanan çizgide hareketlilik, askerî teşkilatlanma, uyum sağlama ve devlet kurma becerisi belirgindir. Anadolu’ya gelen Türkler de kendilerinden önceki medeniyetlerin mirasıyla karşılaşmış; İran, Bizans, İslam ve yerel Anadolu gelenekleriyle yeni sentezler oluşturmuştur. Bununla birlikte iki tarihi bire bir özdeşleştirmek doğru olmaz. Coğrafya, nüfus, din, ticaret yolları ve devletlerin karşılaştığı rakipler birbirinden farklıdır. İngiltere’nin ada oluşu ile Türk devletlerinin geniş kara sınırlarına sahip olması bile siyasal gelişimi derinden etkileyen bir farktır. Tarihten yararlı bir karşılaştırma yapmak istiyorsak, kolay hükümler yerine hangi kurumların neden kalıcı olduğunu araştırmalıyız. Türklerin tarih boyu emsalsiz askerî ve idari başarıları küçümsenemez. Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca çok geniş bir coğrafyayı yönetmiş; hukuk, mimari, diplomasi ve şehir hayatında güçlü bir miras bırakmıştır. Ancak modern çağda Avrupa’da matbaanın, bilimsel kurumların, deniz ticaretinin, finansın ve kitlesel eğitimin hızla gelişmesi karşısında aynı ölçüde dönüşüm üretilemediği dönemler olmuştur. Buradaki sorun yalnızca saray hayatına, kişisel zevklere veya tek bir yöneticiye bağlanamaz. Mesele; bilgi üretiminin yavaşlığı, kurumların kişilere bağımlılığı, liyakat sorunları, ekonomik ve teknolojik dönüşümlere geç uyum gibi birbirini besleyen etkenlerdir. Kılıç kadar kitap, fetih kadar kurum Bir imparatorluğun büyümesini sağlayan niteliklerle onu yüzyıllar sonra ayakta tutacak nitelikler her zaman aynı değildir. Fetih döneminde hareketlilik, cesaret ve askerî disiplin belirleyici olabilir. Fakat imparatorluğun devamı için nitelikli eğitim, hesap verebilir yönetim, bilimsel merak, üretken ekonomi ve kendini yenileyebilen kurumlar gerekir. Toplum yalnızca geçmiş zaferleriyle övünür, fakat yeni bilgi ve teknoloji üretmezse tarihî gücünü geleceğe taşıyamaz. Anglosakson tarihinden alınabilecek en anlamlı ders, onların kusursuz bir halk olduğu değildir. Kendi dönemlerinin şiddetini, eşitsizliklerini ve iktidar mücadelelerini taşıyorlardı. Önemli olan, karşılaştıkları krizlerden sonra yeni örgütlenme biçimleri geliştirebilmeleri; dili, hukuku, dini ve eğitimi siyasal yapının parçaları hâline getirebilmeleridir. Büyük Alfred’i yalnızca savaş kazanan bir kral değil, eğitim ve çeviri faaliyetlerini devletin geleceğiyle ilişkilendiren bir yönetici yapan da budur. Türk tarihi açısından da asıl mesele “Neden başaramadık?” diye karamsarlığa kapılmak değil, hangi dönemlerde neden başardığımızı ve hangi dönemlerde yenilenme kabiliyetimizi neden kaybettiğimizi anlamaktır. Geçmişe öfkeyle değil, ders çıkarma iradesiyle bakmalıyız. Vizyoner lider, kendisine bağlı insanlar yetiştiren değil; kendisinden sonra da işleyebilecek kurumlar kuran liderdir. Gerçek devlet aklı, sadakati liyakatin önüne koymaz; eleştiriyi ihanet saymaz; kitabı, öğretmeni, bilim insanını ve sanatçıyı ülkenin savunma gücünün bir parçası kabul eder.   Sonuç: Tarihin gerçek mirası Anglosaksonlar denizleri aşarak Britanya’ya geldiler; krallıklar kurdular, Hristiyanlığı benimsediler, Vikinglerle savaştılar ve sonunda Normanlara yenildiler. Buna rağmen adları İngiltere’de, dilleri İngilizcede, kurumları devlet geleneğinde yaşamaya devam etti. Çünkü kalıcı miras yalnızca kazanılan savaşlardan değil, üretilen kültürden ve kurulan yapılardan doğar. Türkler de dünya tarihinin en büyük göç, eşsiz sayıda devlet ve medeniyet kurma tecrübelerinden birine sahiptir. Bu mirası geleceğe taşımanın yolu geçmişi kutsamak veya yalnızca geçmişin hatalarını suçlamak değildir. Eğitimli ve özgür düşünebilen kuşaklar yetiştirmek; kitap, bilim ve sanatı toplumun merkezine almak; liyakati korumak; kurumları kişilerin gölgesinden kurtarmak gerekir. Tarih bize hiçbir milletin ebediyen güçlü veya kaçınılmaz biçimde zayıf olmadığını gösterir. Yükseliş de gerileme de insan eliyle kurulan tercihlerin sonucudur. Bir milletin geleceğini yalnızca atalarının kahramanlığı değil, çocuklarına verdiği eğitim, bilgiye gösterdiği saygı ve adalete bağlılığı belirler. Kılıç bir kapıyı açabilir; fakat o kapının ardında kalıcı bir medeniyet kuracak olan daima akıl, emek, hukuk ve kitaptır.  

Göç, devlet ve Medeniyet izinde..

ANGLOSAKSONLARDAN TÜRKLERE:

GÖÇ, DEVLET VE MEDENİYETİN İZİNDE

Bir halkın kalıcı gücü yalnızca fethettiği topraklarda değil, kurduğu kurumlarda ve yetiştirdiği insanlarda yaşar.

 

Hareket hâlindeki kavimlerden modern İngiltere’ye

Bugün “Batı kültürü” diye adlandırdığımız dünyanın oluşumunda Roma ve Yunan mirası kadar, Kuzey Avrupa’dan Britanya’ya göç eden Germen topluluklarının da önemli bir payı vardır. Angıllar, Saksonlar ve Jütler; yalnızca savaşçı kabileler değildi. Denizleri aşabilen, yeni coğrafyalara uyum sağlayabilen, yerleştikleri topraklarda siyasal düzen kurabilen hareketli topluluklardı. Onların tarihini önemli kılan, göç etmiş olmalarından çok, göçü kalıcı kurumlara dönüştürebilmeleridir.

Roma İmparatorluğu’nun MS 410 dolaylarında Britanya’dan çekilmesi, adada büyük bir siyasal boşluk yarattı. Merkezî otoritenin zayıfladığı bu dönemde Kuzey Denizi’nin karşı kıyılarından gelen Germen toplulukları Britanya’ya yerleşmeye başladı. Zaman içerisinde Wessex, Mercia, Northumbria, East Anglia, Essex, Sussex ve Kent gibi krallıklar ortaya çıktı. Tarih yazımında bu yapı geleneksel olarak “Heptarşi”, yani yedi krallık düzeni olarak anılır. Ancak bu tanımın, sınırları ve güç dengeleri sürekli değişen daha karmaşık bir siyasal dünyayı sadeleştirdiğini de unutmamak gerekir.

Anglosaksonların başarısı, yalnızca toprak ele geçirmelerinde değildi. Dağınık kabile bağlılıklarını krallıklara; sözlü gelenekleri hukuka; yerel ilişkileri vergi, askerlik ve yönetim düzenine dönüştürdüler. Böylece Britanya’nın Roma sonrasındaki parçalanmış ortamında yeni bir siyasi ve toplumsal yapı kurdular. “England” adı, Angılların ülkesi anlamındaki “Englaland” ifadesinden gelişti. Bugünkü İngilizcenin temel söz varlığının önemli bir bölümü de onların konuştuğu Eski İngilizceden geldi.

Hristiyanlıkla değişen toplum

Anglosakson tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri Hristiyanlığın yayılmasıdır. Papa I. Gregorius’un görevlendirdiği Augustinus’un MS 597’de Kent’e ulaşması, örgütlü misyon faaliyetinin başlangıcı kabul edilir. Hristiyanlık bütün krallıklara bir anda ve çatışmasız biçimde yayılmadı; dönüşüm kuşaklar boyunca sürdü. Buna rağmen yeni inanç, Anglosakson toplumuna yalnızca dinî törenler getirmedi. Yazı kültürünün, manastırların, okulların ve Avrupa’yla kurulan düşünsel ilişkilerin gelişmesine de katkı sağladı.

Manastırlar ibadet yerleri olmanın yanında kitapların çoğaltıldığı, tarih kayıtlarının tutulduğu ve din adamlarının yetiştirildiği merkezlere dönüştü. Bede gibi bilginlerin eserleri, bu ortamın ürünüdür. Böylece savaşçı gelenekle yazılı kültür yan yana yaşamaya başladı. Anglosaksonlar, geldikleri coğrafyadaki birikimi aynen taşımakla yetinmediler; Britanya’daki Roma-Hristiyan mirasıyla kendi geleneklerini birleştirerek daha karmaşık bir medeniyet geliştirdiler.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: Büyük dönüşümler yalnızca silahla veya iktidarla gerçekleşmez. Bir toplumun kalıcı yükselişi; inanç dünyasını, eğitim düzenini, hukuk anlayışını ve bilgi üretimini birbirine bağlayabilmesine bağlıdır. Anglosakson örneğinde Hristiyanlaşma, toplumsal örgütlenmenin ve Avrupa’yla bütünleşmenin önemli araçlarından biri olmuştur.

Viking sınavı ve Büyük Alfred

Sekizinci yüzyılın sonlarından itibaren Britanya yeni bir göç ve istila dalgasıyla karşılaştı. Vikingler kıyı manastırlarını yağmalamakla başlayan akınlarını zamanla kalıcı yerleşimlere ve geniş çaplı fetihlere dönüştürdüler. Anglosakson krallıklarının önemli bölümü ağır yenilgiler aldı. Dokuzuncu yüzyılın sonlarına gelindiğinde Wessex, bağımsızlığını koruyabilen başlıca güç hâline gelmişti.

Wessex Kralı Büyük Alfred’in önemi, yalnızca Vikinglere karşı askerî direniş göstermesinden kaynaklanmaz. Alfred savunmayı yeniden örgütledi, tahkim edilmiş yerleşimler kurdu, donanmayı geliştirdi ve hukuk ile eğitime önem verdi. Latince eserlerin Eski İngilizceye çevrilmesini destekleyerek yönetici sınıfın ve din adamlarının bilgi düzeyini yükseltmeye çalıştı. Onun siyasetinde kılıç ile kitap, savunma ile eğitim birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısıydı.

Viking ilerleyişi bütünüyle sona ermese de Alfred ve ardıllarının kurduğu düzen, İngiltere’nin siyasal birleşmesine giden yolu açtı. Bu örnek, tarih boyunca sıkça görülen bir gerçeği gösterir: Tehlike karşısında yalnızca kahramanlık yeterli değildir. Kalıcı başarı; örgütlü ordu, işleyen maliye, eğitimli kadrolar, hukuk ve ortak kimlik gerektirir.

1066: Bir dönemin sonu, bir mirasın devamı

Anglosakson siyasal düzeni 1066 yılında büyük bir kırılma yaşadı. Normandiya Dükü William, Hastings Muharebesi’nde Kral II. Harold’u yenerek İngiltere tahtını ele geçirdi. Bu olay, Anglosakson yönetici seçkinlerinin gücünü büyük ölçüde sona erdirdi ve İngiltere’yi Norman hanedanının idaresine soktu. Fakat bir devletin yönetici tabakasının değişmesi, önceki toplumun bütün mirasının silinmesi anlamına gelmez.

Anglosakson dili halk arasında yaşamaya devam etti; Norman Fransızcası ve Latinceyle yüzyıllar süren etkileşim sonucunda modern İngilizce şekillendi. Yerel yönetim, hukuk, krallık meclisi ve idari bölünmeler gibi birçok unsur da yeni düzen içinde farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugünkü İngiltere, yalnızca Normanların veya yalnızca Anglosaksonların eseri değildir; birbirini izleyen toplulukların, çatışmaların ve sentezlerin ürünüdür. Anglosaksonların en büyük mirası belki de şudur: Bir halk, siyasal egemenliğini kaybetse bile dili, kurumları ve gündelik kültürüyle geleceği etkilemeye devam edebilir. Kalıcılık, yalnızca hanedanın ömrüyle değil, toplumun ürettiği kurumların dayanıklılığıyla ölçülür.

Türk tarihiyle benzerlikler ve ayrılan yollar

Anglosaksonların hikâyesi Türk tarihine şaşırtıcı ölçüde tanıdık gelebilir. Türk toplulukları da Orta Asya’dan farklı yönlere göç etmiş, büyük mesafeler aşmış, karşılaştıkları toplumlarla etkileşime girmiş ve gittikleri coğrafyalarda devletler kurmuştur. Hunlardan Göktürklere, Selçuklulardan Osmanlılara uzanan çizgide hareketlilik, askerî teşkilatlanma, uyum sağlama ve devlet kurma becerisi belirgindir. Anadolu’ya gelen Türkler de kendilerinden önceki medeniyetlerin mirasıyla karşılaşmış; İran, Bizans, İslam ve yerel Anadolu gelenekleriyle yeni sentezler oluşturmuştur.

Bununla birlikte iki tarihi bire bir özdeşleştirmek doğru olmaz. Coğrafya, nüfus, din, ticaret yolları ve devletlerin karşılaştığı rakipler birbirinden farklıdır. İngiltere’nin ada oluşu ile Türk devletlerinin geniş kara sınırlarına sahip olması bile siyasal gelişimi derinden etkileyen bir farktır. Tarihten yararlı bir karşılaştırma yapmak istiyorsak, kolay hükümler yerine hangi kurumların neden kalıcı olduğunu araştırmalıyız.

Türklerin tarih boyu emsalsiz askerî ve idari başarıları küçümsenemez. Osmanlı Devleti, yüzyıllar boyunca çok geniş bir coğrafyayı yönetmiş; hukuk, mimari, diplomasi ve şehir hayatında güçlü bir miras bırakmıştır. Ancak modern çağda Avrupa’da matbaanın, bilimsel kurumların, deniz ticaretinin, finansın ve kitlesel eğitimin hızla gelişmesi karşısında aynı ölçüde dönüşüm üretilemediği dönemler olmuştur. Buradaki sorun yalnızca saray hayatına, kişisel zevklere veya tek bir yöneticiye bağlanamaz. Mesele; bilgi üretiminin yavaşlığı, kurumların kişilere bağımlılığı, liyakat sorunları, ekonomik ve teknolojik dönüşümlere geç uyum gibi birbirini besleyen etkenlerdir.

Kılıç kadar kitap, fetih kadar kurum

Bir imparatorluğun büyümesini sağlayan niteliklerle onu yüzyıllar sonra ayakta tutacak nitelikler her zaman aynı değildir. Fetih döneminde hareketlilik, cesaret ve askerî disiplin belirleyici olabilir. Fakat imparatorluğun devamı için nitelikli eğitim, hesap verebilir yönetim, bilimsel merak, üretken ekonomi ve kendini yenileyebilen kurumlar gerekir. Toplum yalnızca geçmiş zaferleriyle övünür, fakat yeni bilgi ve teknoloji üretmezse tarihî gücünü geleceğe taşıyamaz.

Anglosakson tarihinden alınabilecek en anlamlı ders, onların kusursuz bir halk olduğu değildir. Kendi dönemlerinin şiddetini, eşitsizliklerini ve iktidar mücadelelerini taşıyorlardı. Önemli olan, karşılaştıkları krizlerden sonra yeni örgütlenme biçimleri geliştirebilmeleri; dili, hukuku, dini ve eğitimi siyasal yapının parçaları hâline getirebilmeleridir. Büyük Alfred’i yalnızca savaş kazanan bir kral değil, eğitim ve çeviri faaliyetlerini devletin geleceğiyle ilişkilendiren bir yönetici yapan da budur.

Türk tarihi açısından da asıl mesele “Neden başaramadık?” diye karamsarlığa kapılmak değil, hangi dönemlerde neden başardığımızı ve hangi dönemlerde yenilenme kabiliyetimizi neden kaybettiğimizi anlamaktır. Geçmişe öfkeyle değil, ders çıkarma iradesiyle bakmalıyız. Vizyoner lider, kendisine bağlı insanlar yetiştiren değil; kendisinden sonra da işleyebilecek kurumlar kuran liderdir. Gerçek devlet aklı, sadakati liyakatin önüne koymaz; eleştiriyi ihanet saymaz; kitabı, öğretmeni, bilim insanını ve sanatçıyı ülkenin savunma gücünün bir parçası kabul eder.

 

Sonuç: Tarihin gerçek mirası

Anglosaksonlar denizleri aşarak Britanya’ya geldiler; krallıklar kurdular, Hristiyanlığı benimsediler, Vikinglerle savaştılar ve sonunda Normanlara yenildiler. Buna rağmen adları İngiltere’de, dilleri İngilizcede, kurumları devlet geleneğinde yaşamaya devam etti. Çünkü kalıcı miras yalnızca kazanılan savaşlardan değil, üretilen kültürden ve kurulan yapılardan doğar.

Türkler de dünya tarihinin en büyük göç, eşsiz sayıda devlet ve medeniyet kurma tecrübelerinden birine sahiptir. Bu mirası geleceğe taşımanın yolu geçmişi kutsamak veya yalnızca geçmişin hatalarını suçlamak değildir. Eğitimli ve özgür düşünebilen kuşaklar yetiştirmek; kitap, bilim ve sanatı toplumun merkezine almak; liyakati korumak; kurumları kişilerin gölgesinden kurtarmak gerekir.

Tarih bize hiçbir milletin ebediyen güçlü veya kaçınılmaz biçimde zayıf olmadığını gösterir. Yükseliş de gerileme de insan eliyle kurulan tercihlerin sonucudur. Bir milletin geleceğini yalnızca atalarının kahramanlığı değil, çocuklarına verdiği eğitim, bilgiye gösterdiği saygı ve adalete bağlılığı belirler. Kılıç bir kapıyı açabilir; fakat o kapının ardında kalıcı bir medeniyet kuracak olan daima akıl, emek, hukuk ve kitaptır.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.