Ömer Usta, benim hiç oyuncağım yok ki ...
1937 yılı İpek Sineması Nazım Hikmet’in yanına bir harp öğrencisi sokulmuştu. Adı Ömer Deniz’di. Genç, kuleli’den beri Hikmet’in yazılarını okuduğunu, Nazım Hikmet’e hayranlık duyduğunu söylemişti. Ancak Nazım Hikmet, onun bir ajan olduğunu, devlet tarafından gönderilen bir kişi olduğunu düşünerek cevap vermemiş, sinirlenmişti.
Ömer Deniz, pes etmedi, yanına gelmeye devam etti. Nazım Hikmet’e komünizm hakkında sorular soruyordu, fikirlerini merak ediyordu fakat Nazım Hikmet onun bilgi almaya çalışan bir gizli polis olduğuna inanmıştı bir kere. Azarlayıp, kovuyordu sürekli.
Zamanla çocuğun Nazım Hikmet’in etrafında bu kadar dolaşıyor olması gerçek polislerin de dikkatini çekecekti. Çocuk sıkı takibe alındı, onun da Nazım Hikmet’e benzer fikirleri vardı. Bu, tehlikeliydi. Çocuk hem bir askerdi, hem de komünist düşüncelere kapılacaktı! Olur iş değildi. Demek ki, Nazım Hikmet, gizliden gizliye askerleri de saptırmaya başlamıştı… 1938 yılında, Hem Nazım Hikmet, hem de çocuk birtakım gerekçelerle yargılandılar. Haklarında vatan hainliği ve askerleri isyana teşvik etmek gibi birtakım suçlamalar vardı. Halbuki Nazım, dediğim üzere ileride okullarda şiirleri okutulacak bir adamdı…
Gel gelelim, mahkeme günü geldi, ifadeler alındı. Hikmet, savunmasını şöyle yaptı: “Benim de bir neferi olmaktan onur duyduğum ve Emperyalizmi dize getiren ordumuz eğer kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa, eğer buna gerçekten inanıyorsa, o zaman malesef bu doğrudur.” Nazım Hikmeti 5 hakim 12 yılla yargıladı. Peki o çocuğa ne oldu? Ömer Deniz’e? Bunu pek bir kimse merak etmedi.
Ömer Deniz; tam 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sadece bir şaire ilgi duyduğu için başına bunlar gelmişti. Cezası bitince yeniden askeri okula başvurdu. Neticede ileride general olmak gibi hayalleri vardı, tıpkı her harbiyeli gibi… Ancak askeri okul onu kabul etmedi. Ömer de, “madem öyle, madem adaletimiz bu kadar zayıf, o zaman ben de hukuk okur avukat olurum, başkalarının hakkını yemenize engel olurum!” diyerek İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girdi.
Fakat Ömer Deniz, hem hapisten çıkmıştı hem de artık işsiz, fakir biriydi. Okula gitmek içinse para gerekiyordu. Birçok iş düşündü, para biriktirdi, borç aldı . Fatih’de, Hırka-i Şerif Caddesi üzerinde bir oyuncak dükkanı açtı. Yanında manavlar, bakkallar, çocukların gelip gideceği dükkanlar vardı. Oyuncaklarının satılacağından emindi. Tahta oyuncaklar yapıyordu ama pek de para kazanamıyordu.
Bir gün ufak bir çocuk dükkanın kapısında belirdi. İş istedi. Ömer denizin ona verecek fazla bir parası yoktu ama en azından işi bölüşürlerdi, çocuğa birazcık harçlık, bir iki de oyuncak verse yeterdi. Zaten çocuk okul çıkışı gelip çalışacaktı, birkaç saat takılacaktı. Bir yandan derslerine çalıştı, bir yandan oyuncak yapıp sattı. Bir yandan da bu çocukla ilgilendi… Oyuncakları Ömer Deniz yapıyor, boyama işini ise çocuğa bırakıyordu.
Bir gün çocuğa “neden oyuncak dükkanında işe girmek istediğini” sordu. Çocuk şöyle cevap verdi: “Ömer Usta, benim hiç oyuncağım yok ki. En azından burada oyuncaklarım varmış gibi oluyor.” Ömer Deniz bu duruma içerledi. Çocuğa “sana oyuncaklar yapacağım” diye söz verdi. “Söyle bakalım nasıl bir oyuncak istiyorsun?” Çocuk kağıt üzerine çizip getirdi. Dört kolu olan oyuncaklar… Birbirlerine dört kolla sarılabilecek oyuncaklar… Ömer Deniz bütün gece oyuncaklar üzerinde çalıştı. Bir yandan da hukuk kitapları okuyordu. Okurken çalışma masasının üzerinde uyuya kaldı. O farkında bile olmadan sabah olmuştu bile, çocuk çoktan gelmişti.
Çocuk, okula gitmeden önce “Oyuncaklarımı yaptın mı?” diye kocaman heyecanlı gözlerle başına dikilmişti. Ömer Deniz, başta “Unuttum ya tüh…” diyerek çocuğu kandırsa da, sonra “Şaka şaka, gel” diyerek oyuncaklarını verdi. Kuklaydı bunlar .... Bütün uzuvlarına ipler bağlanmış olan, yukarıdan hareket ettirilecek oyuncaklardı. Çocuk, Koştura koştura büyük bir sevinçle okula gitti. Arkadaşlarını topladı “bakın bende neler var! bugün okuldan kaçıyoruz arkadaşlar, oyuncaklarımla oynayacağız, bakın size bir gösteri yapacağım çok şaşıracaksınız hadi!”
O çocuk, hayatının ilk oyuncak gösterisini, ilk tiyatrosunu orada yapmıştı.
Ve bu, son olmayacaktı. çünkü o çocuğun adı, Müjdat Gezen’di...
Oltaya takılan Alıntı