Nazif Özaslan
Köşe Yazarı
Nazif Özaslan
 

Güller solarken

Güller Solarken   20 Haziran 2026   Kış boyu güllerin açılacağı güzel bahar günlerini bekliyorduk. Uğul uğul tipiler, ayazlı uzun geceler, bitmeyecek zannedilen o kara kış eriyip gitti. Mart sonrası günler uzadı, güneş gülümsemeye, ışıldamaya başladı. Toprak gerindi, tohumlar filizlendi, dallara su yürüdü, yapraklandı. Daha sonra yapraklar arasından tomurcuk göründü. Mayıs başlarında artık tomurcukların içinde sakladığı yapraklar renklenmeye, kırmızılaşmaya başladı. Hazirana doğru açtılar güller; gonca gonca, katmer katmer...   Balkonlardan sarkan dallar bir güzellik tablosu oluşturdu. Rüzgârda ince ince savruldular, nazlı nazlı. Güller açtı, nermin dokunuşlarla rüzgârda dal dal... Kumrular huhu, serçeler cıvıl cıvıl, bülbüller serenat makamında koro hâlinde bu güzelliğe şakıdılar. Bu ruha esrarlar üfleyen güzellik fotoğraflandı; güzelliklere, güllere, aşka, bahara şevk makamında şiirler okundu.   Yeşil pencerenden bir gül at bana, Işıklarla dolsun kalbimin içi...   Ferah bir güzellik yayıldı etrafa. O kıpkırmızı renkler insana yaşama sevinci, heyecan kattı. Ne güzel bir güzellik tablosu oluştu.   Bazen uzun uzun bakıyordum bu güzellik senfonisine. O kupkuru, kemik gibi cansız, incecik dikenli dallar arasından fışkıran bu desen desen, kıvrım kıvrım güllerin içinde ne kadar çok sanat gizlenebildiğine hayret ediyordum.   “Ey gül, ey bir âna sığmış ebediyet duygusu...” diyordu Tanpınar.   Aynı dalda açan iki gül bile birbirinin aynı değildi. Birinde renk sanki daha koyu, diğerinde kıvrımlar daha belirgin, boyutlar farklı... Kimi iri iri, kimi tomur tomur... Sanki her biri ayrı bir estetik damlası, bir sanat eseri gibiydi.   Ama yaz geldi ve yaz da ilerliyor şimdi. Sıcaklar kızgın, güneş kızgın. Günler uzun. Upuzun...   Güller de, o taze bahar gülleri, Mayıs gülleri, şimdi yazın sıcağında pörsümeye başladı. O nermin dokulu yapraklar... Ve gittikçe solmaya yüz tuttu. Uzaktan yine güzel görünüyorlar ama yaklaşınca canlılıklarını kaybettikleri belli.   Evet, bu mevsime dayanamıyorum. Acı veriyor biraz. Hep bu güzel günlerini bekliyorduk bir sene boyunca. Senede sadece bir kere açan gülleri... Bu incecik dallarda güzellik fışkıran bir desen, bir sanat, bir renk, bir güzellik mahşeri vardı. Güzelliğe ayna, “Ya Cemîl, ya Cemîl!” dedirten bir güzellik...   Şimdi zeval vakti. Gazel olacaklar, dökülecekler bu goncalar. Bir şiddetli rüzgârda savrulacak yapraklar, konfetiler gibi dökülecekler yerlere. Ya da bir yağmurda ıslanıp düşecekler yere. Dallardan kan kırmızı gözyaşları gibi damla damla dökülecekler yerlere.   Evet, güllerin solduğu demler insana bir hüzün veriyor. Hayatın faniliğini mırıldanıyor her yaprak. Doğup büyümek, gelişmek, sonra tekrar toprağa karışmak...   Belki de bu yüzden güzellikler bu kadar kıymetli. Çünkü kalıcı değiller. Eğer güller dört mevsim aynı tazelikte kalsaydı, belki de onları bu kadar beklemez, açtıklarında bu kadar sevinmezdik. İnsan biraz da kaybedeceğini bildiği şeyleri seviyor. Belki dünyadaki güzelliklerin değeri de buradan geliyor.   Her yerde bir ders, her yerde bir işaret, her yerde ilâhî sanatın cilveleri, tezahürleri... Bir gülün açışında da bir ders var, soluşunda da. Açarken güzelliğin ne olduğunu anlatıyor, solarken dünyanın ne olduğunu...   O kara kış sonrası iskelet gibi dalların mezar görüntüsünden fışkıran hayat; renklenen, desenlenen, sonra gün be gün pörsüyen, çizgi çizgi buruşan bir faniliği bayrak bayrak ilan eden...   Ah, her yerde bir fanilik dırıltısı, mırıltısı...   Ah, solmayan güzelliğe ayna olan güller...   Güller solarken...   Ah, güller solarken...   Yaz ilerliyor ve güller soluyor.   İnsan düşünceden düşünceye dalıyor. Hayatın sonu nereye varır diye merak ediyor. Kendi baharlarını düşünüyor. Çocukluğunu, gençliğini, en canlı günlerini... Sonra yazını, sonbaharını ve kışını...   Elhasıl, güller solarken insan düşünceye dalıyor. Bir gülün ömründe kendi ömrünü, bir mevsimin geçişinde kendi zamanını görüyor. Güzellik de, gençlik de, hayat da geçip gidiyor. Geçmedik gün var mı?   Hayat güzellik duraklarıyla dolu. Her durak kendi güzelliğinin sırrını saklıyor...   Güllerin sırrı.   Gazelin sırrı.   Hayatın sırrı, zevalin sırrı...   Her şey katmer katmer, iç içe bir gül gibi. Her yaprak ayrı bir güzelliğe nişan.   Görmek, dokunmak, koklamak, hissetmek... Hep gül makamında gül kokularıyla   Güller güllere karışana kadar...güzelliklerle

Güller solarken

Güller Solarken
 
20 Haziran 2026
 
Kış boyu güllerin açılacağı güzel bahar günlerini bekliyorduk. Uğul uğul tipiler, ayazlı uzun geceler, bitmeyecek zannedilen o kara kış eriyip gitti. Mart sonrası günler uzadı, güneş gülümsemeye, ışıldamaya başladı. Toprak gerindi, tohumlar filizlendi, dallara su yürüdü, yapraklandı. Daha sonra yapraklar arasından tomurcuk göründü. Mayıs başlarında artık tomurcukların içinde sakladığı yapraklar renklenmeye, kırmızılaşmaya başladı. Hazirana doğru açtılar güller; gonca gonca, katmer katmer...
 
Balkonlardan sarkan dallar bir güzellik tablosu oluşturdu. Rüzgârda ince ince savruldular, nazlı nazlı. Güller açtı, nermin dokunuşlarla rüzgârda dal dal... Kumrular huhu, serçeler cıvıl cıvıl, bülbüller serenat makamında koro hâlinde bu güzelliğe şakıdılar. Bu ruha esrarlar üfleyen güzellik fotoğraflandı; güzelliklere, güllere, aşka, bahara şevk makamında şiirler okundu.
 
Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi...
 
Ferah bir güzellik yayıldı etrafa. O kıpkırmızı renkler insana yaşama sevinci, heyecan kattı. Ne güzel bir güzellik tablosu oluştu.
 
Bazen uzun uzun bakıyordum bu güzellik senfonisine. O kupkuru, kemik gibi cansız, incecik dikenli dallar arasından fışkıran bu desen desen, kıvrım kıvrım güllerin içinde ne kadar çok sanat gizlenebildiğine hayret ediyordum.
 
“Ey gül, ey bir âna sığmış ebediyet duygusu...” diyordu Tanpınar.
 
Aynı dalda açan iki gül bile birbirinin aynı değildi. Birinde renk sanki daha koyu, diğerinde kıvrımlar daha belirgin, boyutlar farklı... Kimi iri iri, kimi tomur tomur... Sanki her biri ayrı bir estetik damlası, bir sanat eseri gibiydi.
 
Ama yaz geldi ve yaz da ilerliyor şimdi. Sıcaklar kızgın, güneş kızgın. Günler uzun. Upuzun...
 
Güller de, o taze bahar gülleri, Mayıs gülleri, şimdi yazın sıcağında pörsümeye başladı. O nermin dokulu yapraklar... Ve gittikçe solmaya yüz tuttu. Uzaktan yine güzel görünüyorlar ama yaklaşınca canlılıklarını kaybettikleri belli.
 
Evet, bu mevsime dayanamıyorum. Acı veriyor biraz. Hep bu güzel günlerini bekliyorduk bir sene boyunca. Senede sadece bir kere açan gülleri... Bu incecik dallarda güzellik fışkıran bir desen, bir sanat, bir renk, bir güzellik mahşeri vardı. Güzelliğe ayna, “Ya Cemîl, ya Cemîl!” dedirten bir güzellik...
 
Şimdi zeval vakti. Gazel olacaklar, dökülecekler bu goncalar. Bir şiddetli rüzgârda savrulacak yapraklar, konfetiler gibi dökülecekler yerlere. Ya da bir yağmurda ıslanıp düşecekler yere. Dallardan kan kırmızı gözyaşları gibi damla damla dökülecekler yerlere.
 
Evet, güllerin solduğu demler insana bir hüzün veriyor. Hayatın faniliğini mırıldanıyor her yaprak. Doğup büyümek, gelişmek, sonra tekrar toprağa karışmak...
 
Belki de bu yüzden güzellikler bu kadar kıymetli. Çünkü kalıcı değiller. Eğer güller dört mevsim aynı tazelikte kalsaydı, belki de onları bu kadar beklemez, açtıklarında bu kadar sevinmezdik. İnsan biraz da kaybedeceğini bildiği şeyleri seviyor. Belki dünyadaki güzelliklerin değeri de buradan geliyor.
 
Her yerde bir ders, her yerde bir işaret, her yerde ilâhî sanatın cilveleri, tezahürleri... Bir gülün açışında da bir ders var, soluşunda da. Açarken güzelliğin ne olduğunu anlatıyor, solarken dünyanın ne olduğunu...
 
O kara kış sonrası iskelet gibi dalların mezar görüntüsünden fışkıran hayat; renklenen, desenlenen, sonra gün be gün pörsüyen, çizgi çizgi buruşan bir faniliği bayrak bayrak ilan eden...
 
Ah, her yerde bir fanilik dırıltısı, mırıltısı...
 
Ah, solmayan güzelliğe ayna olan güller...
 
Güller solarken...
 
Ah, güller solarken...
 
Yaz ilerliyor ve güller soluyor.
 
İnsan düşünceden düşünceye dalıyor. Hayatın sonu nereye varır diye merak ediyor. Kendi baharlarını düşünüyor. Çocukluğunu, gençliğini, en canlı günlerini... Sonra yazını, sonbaharını ve kışını...
 
Elhasıl, güller solarken insan düşünceye dalıyor. Bir gülün ömründe kendi ömrünü, bir mevsimin geçişinde kendi zamanını görüyor. Güzellik de, gençlik de, hayat da geçip gidiyor. Geçmedik gün var mı?
 
Hayat güzellik duraklarıyla dolu. Her durak kendi güzelliğinin sırrını saklıyor...
 
Güllerin sırrı.
 
Gazelin sırrı.
 
Hayatın sırrı, zevalin sırrı...
 
Her şey katmer katmer, iç içe bir gül gibi. Her yaprak ayrı bir güzelliğe nişan.
 
Görmek, dokunmak, koklamak, hissetmek... Hep gül makamında gül kokularıyla
 
Güller güllere karışana kadar...güzelliklerle
Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.