Şaşıp Kalıyorum
İlhan Selçuk 27 Ekim 1998 tarihli “Gel de Şaşma” yazısı
Cumhuriyetin kuruluş yıllarına bakınca insanın zihninde tek bir soru beliriyor: Bu ülke, böylesine ağır bir yıkımın içinden nasıl yeniden doğabildi?
Birinci Dünya Savaşı, işgaller ve Millî Mücadele Anadolu’yu yorgun, yoksul ve derinden yaralanmış halde bırakmıştı. Siyasi düzen çökmüş, üretim gücü zayıflamış, ulaşım ağları yetersiz kalmıştı. İstanbul işgal altındaydı; İzmir, Batı Anadolu’nun geniş bir bölümüyle birlikte Yunan işgalinin acısını yaşıyordu. Doğuda savaşların ve çatışmaların ağır sonuçları vardı. Güneyde ise İngiliz ve Fransız etkisi altında yeni sınırlar, yeni yönetimler ve yeni belirsizlikler ortaya çıkıyordu.
Bu ortamda Anadolu’nun önünde yalnızca bağımsızlık mücadelesi değil, aynı zamanda yeniden var olma görevi vardı.
Cumhuriyet ilan edildiğinde geriye kalan toplumun en büyük eksiği yalnızca para değildi. Eğitimli insan sayısı sınırlıydı. Okuryazarlık son derece düşüktü. Fabrika, sermaye, teknik bilgi, uzman kadro ve modern kurumlar yeterli değildi. Köylerin önemli bir bölümünde yol, su, sağlık hizmeti ve elektrik yoktu. Kadınların toplumsal hayata katılımı sınırlıydı. Hukuk, eğitim ve ekonomi alanlarında çağın ihtiyaçlarına uygun bir yapı kurulması gerekiyordu.
Kısacası, yeni devletin önünde hazır bir ülke yoktu. Kurulması gereken bir ülke vardı.
İşte Cumhuriyetin büyüklüğü burada başlar. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, yalnızca işgal altındaki vatanı kurtarmayı hedeflemediler. Kurtarılan vatanın üzerinde çağdaş, bağımsız ve onurlu bir toplum kurmayı amaçladılar. Cumhuriyet, bu sebeple yalnızca bir yönetim biçimi değil; bir kalkınma, eğitim, hukuk ve yurttaşlık projesiydi.
En temel mesele egemenlikti. Yüzyıllar boyunca yönetim yetkisini hanedanda toplayan anlayış sona erdirildi. Devletin meşruiyetinin kaynağı millet iradesi oldu. Bu, o günün şartlarında son derece cesur bir adımdı. Çünkü çevrede hanedanlıklar, krallıklar, manda yönetimleri ve farklı otoriter düzenler hâkimdi. Kuzeyde yeni kurulmuş Sovyet düzeni vardı. Orta Doğu’da birçok toplum, kendi kaderini tayin etme mücadelesi veriyordu. Böyle bir coğrafyada Türkiye’nin egemenliği millete devreden bir Cumhuriyet kurması, tarihî bir dönüşümdü.
Yeni devletin ikinci büyük meselesi eğitimdi. Okuma yazma bilenlerin sayısı yetersizdi. Cumhuriyet kadroları bunun yalnızca bir okul meselesi olmadığını gördü. Okuma yazma, yurttaşlık bilincinin, üretimin, hukukun ve ilerlemenin anahtarıydı. Harf Devrimi, Millet Mektepleri, öğretmen okulları ve yeni eğitim kurumları bu nedenle yalnızca teknik düzenlemeler değildi. Amaç, halkın devletle, bilgiyle ve modern dünyayla doğrudan bağ kurabilmesiydi.
Hukuk alanında da köklü bir değişim yaşandı. Yurttaşlık anlayışı güçlendirildi. Kadınların hukuk önünde daha eşit bir konuma ulaşmasının yolu açıldı. Medeni Kanun, aile ve miras alanında çağdaş hukuk ilkelerini yerleştirdi. Eğitim birliği, yeni devletin ortak bir yurttaşlık zemini kurma çabasının en önemli araçlarından biri oldu.
Ekonomi ise belki de en zor alandı. Sermaye yok denecek kadar azdı. Bankacılık, sanayi, teknik uzmanlık ve girişimcilik yeterince gelişmemişti. Bu nedenle Cumhuriyet, devletin öncülük ettiği bir kalkınma anlayışına yöneldi. Devletçilik, özel girişimi bütünüyle dışlamak için değil; özel sektörün tek başına üstlenemediği ağır yatırımları gerçekleştirmek, üretim kapasitesi oluşturmak ve ülkenin ekonomik bağımsızlığını korumak için benimsendi.
Demiryolları, fabrikalar, bankalar, şeker tesisleri, tekstil kuruluşları ve maden işletmeleri bu anlayışın ürünüdür. Merkez Bankasının kurulması da mali bağımsızlık yolunda önemli bir aşamaydı. Yeni devlet, yalnızca para basan veya vergi toplayan bir yapı olmayı değil; üretimi, tasarrufu ve planlamayı öğrenen bir ülke olmayı hedefliyordu.
Cumhuriyetin asıl mucizesi, yokluğun içinden kurum çıkarabilmesidir. Bir yanda savaşın bıraktığı yorgunluk, diğer yanda geleceğe yönelen büyük bir irade vardı. Bu irade, “Şartlar kötü, yapacak bir şey yok” demedi. Tam tersine, şartlar ağır olduğu için daha çok çalışılması gerektiğine inandı.
Bugün geçmişe bakarken Cumhuriyeti yalnızca törenlerle, bayraklarla ve yıldönümleriyle anmak yeterli değildir. Cumhuriyetin ruhunu anlamak gerekir. O ruh, akla güvenmektir. Bilime yönelmektir. Hukuku korumaktır. Eğitimi büyütmektir. Kadınların, gençlerin ve çocukların önünü açmaktır. Farklı düşüncelerin aynı vatan sevgisinde buluşabilmesini sağlamaktır.
Cumhuriyet, bize hazır bir refah düzeni bırakmadı. Bize çok daha kıymetli bir şey bıraktı: Her zorluğa rağmen kendi ülkemizi yeniden kurabilme inancı.
Bugün sahip olduğumuz imkânlar, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yokluklarla karşılaştırılamayacak kadar geniştir. Bu nedenle geçmişin büyük mücadelesi, yalnızca hayranlık uyandıran bir hatıra değil; bugüne yöneltilmiş güçlü bir sorudur: O kuşak, neredeyse hiçbir imkâna sahip değilken bu kadar çok şey yapabildiyse, biz daha fazla imkânla ülkemiz için ne yapıyoruz?
Atatürk’e ve Cumhuriyetin kurucu kuşağına duyulacak en gerçek saygı, bu soruya doğru cevap verebilmektir. Cumhuriyeti korumak, onu sadece savunmak değil; onun vaat ettiği eşitlik, hukuk, eğitim ve ilerleme hedeflerini her gün yeniden büyütmektir.
Şaşıp kalıyorum. Çünkü Cumhuriyetin kuruluş hikâyesi, imkânsız görüneni mümkün kılan bir milletin hikâyesidir.
