Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Ozan Çaylak
Köşe Yazarı
Ozan Çaylak
 

SALON

        İçeride uyuyan biri varmış gibi sessizce gelip çevirmişti kapının tokmağını. Vardı aslında, yok değildi. Evet, işte oradaydı; annesi, çekyatın üzerinde yatıyordu. Her şey eskisi gibiydi çünkü… Ama tabii ona kalırsa. Annesi, mesela her hafta olduğu gibi yine pazara gitmiş, kilolarca domates almış ve eve gelmişti. Sonra da bütün gün o domateslerle uğraşmış, en son kavanozlara doldurduktan sonra da kendini salondaki çekyata atmıştı. Ama tabii uyanması gerekiyordu artık, dün akşamdan beri uyuyordu çünkü. Bir süre o aralıktan baktı annesine. “Bir rüya olmalı,” diye düşündü. Hâlâ inanamıyordu yaşadıklarına. Sonra içeri bir adım atıp kapıyı da kapattı ardından. Haberi duyan herkes gelmişti eve; sesleri geliyordu bahçeden. İçeri girdiğinde salon gözüne yaşlanmış gibi göründü. Televizyon, koltuklar, sehpalar tozlanmış; âdeta yıllardır kimsenin uğramadığı, yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeye dönmüştü bir günde. Oysa daha dün sabah bu salonda kahvaltı yapmamışlar mıydı bütün aile, eksiksiz? Şimdi ise kahvaltı yaptıkları masa, savaş öncesi çekilmiş eski bir fotoğraf gibi bomboştu. O sırada pencerenin korkuluklarından içeri bir rüzgâr girdi ve salondaki cevizden yapılma eski sandıktan çıkarıp annesinin üzerine örttükleri beyaz örtüyü havalandırdıktan sonra çıkıp gitti. Ardından korkulukların arasından -hissetmiş olmalı ki- annesinin en sevdiği kedi Begüm geldi. Bembeyaz, pamuk gibiydi. Gözleri karşıdaki deniz gibi masmaviydi. Begüm, korkuluğun arasından girdikten sonra annesinin üzerine atladı her zamanki gibi. Sevdirmek istiyordu kendini. Bir süre annesinin üzerinde gezindikten sonra kuyruğuyla imzasını atıp üzerine yattı. Begüm o an âdeta ölümün üzerinde açan bir çiçek gibiydi. Şimdi ikisi de uyuyordu. Öylesine güzel ve huzurluydular ki atacağı adımı geri çekti. Sonra odadan, geldiği gibi sessizce çıktı. Bahçede toplanmış kalabalığın arasına katılıp başsağlığı dileklerini kabul etti. Kalabalıktan sıkılıp bahçenin uzak bir köşesinden denize baktı bir süre. Sonra gelenleri karşılamak için tekrar kalabalığa karıştı. Ablası bir ara yanına gelip küçük kardeşi Osman’ı görüp görmediğini sordu. Görmediğini söyledi ancak, “Buralardadır,” diye de ekledi. Bu kadar kişiden biri görürdü dışarı çıksa, diye geçirdi içinden. O an amcası el etmiş, yanına çağırıyordu. Cenaze aracıylagideceklerini, hazır olmasını söyledi. O sırada ablası da hızlı adımlarla yanına geldi ve telaşla kulağına, “Osman yok!” dedi. Kimseye bir şey söylemeden Osman’ı aramaya koyuldu. İnsanların arasından geçip bahçenin dışına, mandalina ağaçlarının oraya baktı önce. Oradaki parkta olabilirdi çünkü. Ama yoktu. Hızlı adımlarla arka kapıdan girip eve döndü. Ablasına parkta olmadığını söyledi. Annesini ne kadar hızlı unuttuğunu düşünüp kızdı kendine. Aramaya devam etti sonra. Evdeki tüm odalara baktı. Üst kata çıktı, tuvalet dahil her yere baktı. Çünkü Osman böyle şakalar yapmıştı önceden. Ama şimdi hiç sırası değildi. Merdivenlerden aşağı indi. Bir refleksle salonun kapısını açtı. Bir tek bakmadığı orası kalmıştı. Begüm bıraktığı yerdeydi ama örtü sanki geriniyordu. Pencereye baktı, rüzgâr da yoktu. Çekyatın yanına yaklaşıp baktığında Osman’ı gördü. Çekyattan ayağını sarkıtmıştı, her zaman olduğu gibi. “Osman…” dedi, örtüyü kaldırdı. Osman annesine sarılmış, yanında uyuyordu. Uyandırmadan omzuna aldı Osman’ı. O an Begüm uyandı, gerindi ve yeniden pencerenin korkuluklarına atladı. Ama annesi uyanmadı. Odadan geldiği gibi sessizce çıktı, kapıyı kapattı. Çıkarken ablasıyla koridorda karşılaştı. Ona verdi Osman’ı, olayı anlattı. İki kardeş -aslında üç kardeş- gözyaşlarını tutamayıp sarılarak ağladı. Osman her ne kadar uyuyor olsa da ablasının gözyaşları onun yanaklarına da bulaşmıştı. Bir süre sonra şoför arabayı çalıştırdı. Amcası el etti yeniden. Hemen aracın yanına geldi, atladı ön koltuğa. Hiç ön koltuğa binmezdi arabada. Çünkü oraya ancak büyükler oturabilirdi; öyle görmüştü ailesinden. Şimdi ise ön koltuktaydı. O an fark etti ki annesinin de annesiz bir çocuk olduğunu. Denize çevirdi yüzünü. Sonra Osman’ı düşündü. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını sildi. Sonra camı açıp derin bir nefes alır gibi aldı rüzgârı içeri. Bir süre böyle gitti arabada. Sonra kapadı pencereyi. Savrulan ve gözlerinin önüne düşen saçlarını düzeltti. Dikiz aynasından gelen araçlara baktı. Artık çok az kalmıştı. Sonunda mezarlığa gelmişlerdi. El frenini çekti şoför. Sanki araç durduğunda kalbi de durmuştu. Elini alnına koyduğunda alnı ter içindeydi. Etrafa baktı, zifiri karanlıktı. Yavaşça kalktı yataktan, göğsünü duvara dayaya dayaya kapıya yürümeye başladı. Kapının yakınında bir anahtar vardı. Anahtara bastı, ışıklar yanmıyordu. “Şalter atmış, dedi içinden. Herkes içeride yatıyordu. Ses çıkarıp rahatsız etmek istemiyordu. Karanlıkta, mutfağa kadar duvara tutuna tutuna gitti. Şalter giriş kapısının hemen üzerindeydi. Işık olmadığı için kapıları karıştırıyordu. Tam kapının yanına gelip şalteri kaldırmıştı ki annesi salondan seslendi. Gözleri kamaşmıştı, uyku sersemiydi. Gözlerine inanamıyordu. Işıkların arasından annesi geliyordu. Gidip hemen sarıldı annesine. Sarılırken annesi, “Oğlum çok terlemişsin,” dedi, “dur bekle, hemen havlu getireyim sırtına,” diye de ekledi. Ceviz sandığı açıp örtülerin hemen yanında bulunan havlulardan bir tane alıp oğlunun yanına geldi. Oğlunun sırtını havluyla iyice sildi. Diğer havluyu da sırtına koydu. “Hadi sen yat oğlum, saat daha çok erken. Bak, gün aydınlanmamış daha, karanlık etraf,” dedi. Daha sonra “Ben bir Osman’a bakayım, ben de yatacağım zaten,” deyip odasına geçti. Annesinin odasına geçmesinden sonra o da kendi odasına geçti. Yatağına uzandı ve yaşadıklarını düşündü. “Ölüp ölüp dirilmek böyle bir şey olmalı,” dedi içinden. Tekrar uykuya daldı. Kapı aralığından oğlunun uyuduğunu seyreden annesi ise kapıyı yavaşça kapadıktan sonra odasına çekilmişti.

SALON

 

 

 

 

İçeride uyuyan biri varmış gibi sessizce gelip çevirmişti kapının tokmağını. Vardı aslında, yok değildi. Evet, işte oradaydı; annesi, çekyatın üzerinde yatıyordu. Her şey eskisi gibiydi çünkü… Ama tabii ona kalırsa. Annesi, mesela her hafta olduğu gibi yine pazara gitmiş, kilolarca domates almış ve eve gelmişti. Sonra da bütün gün o domateslerle uğraşmış, en son kavanozlara doldurduktan sonra da kendini salondaki çekyata atmıştı.

Ama tabii uyanması gerekiyordu artık, dün akşamdan beri uyuyordu çünkü. Bir süre o aralıktan baktı annesine. “Bir rüya olmalı,” diye düşündü. Hâlâ inanamıyordu yaşadıklarına. Sonra içeri bir adım atıp kapıyı da kapattı ardından. Haberi duyan herkes gelmişti eve; sesleri geliyordu bahçeden. İçeri girdiğinde salon gözüne yaşlanmış gibi göründü. Televizyon, koltuklar, sehpalar tozlanmış; âdeta yıllardır kimsenin uğramadığı, yıkılmaya yüz tutmuş bir harabeye dönmüştü bir günde.

Oysa daha dün sabah bu salonda kahvaltı yapmamışlar mıydı bütün aile, eksiksiz? Şimdi ise kahvaltı yaptıkları masa, savaş öncesi çekilmiş eski bir fotoğraf gibi bomboştu. O sırada pencerenin korkuluklarından içeri bir rüzgâr girdi ve salondaki cevizden yapılma eski sandıktan çıkarıp annesinin üzerine örttükleri beyaz örtüyü havalandırdıktan sonra çıkıp gitti. Ardından korkulukların arasından -hissetmiş olmalı ki- annesinin en sevdiği kedi Begüm geldi.

Bembeyaz, pamuk gibiydi. Gözleri karşıdaki deniz gibi masmaviydi. Begüm, korkuluğun arasından girdikten sonra annesinin üzerine atladı her zamanki gibi. Sevdirmek istiyordu kendini. Bir süre annesinin üzerinde gezindikten sonra kuyruğuyla imzasını atıp üzerine yattı. Begüm o an âdeta ölümün üzerinde açan bir çiçek gibiydi.

Şimdi ikisi de uyuyordu. Öylesine güzel ve huzurluydular ki atacağı adımı geri çekti. Sonra odadan, geldiği gibi sessizce çıktı. Bahçede toplanmış kalabalığın arasına katılıp başsağlığı dileklerini kabul etti. Kalabalıktan sıkılıp bahçenin uzak bir köşesinden denize baktı bir süre. Sonra gelenleri karşılamak için tekrar kalabalığa karıştı. Ablası bir ara yanına gelip küçük kardeşi Osman’ı görüp görmediğini sordu. Görmediğini söyledi ancak, “Buralardadır,” diye de ekledi.

Bu kadar kişiden biri görürdü dışarı çıksa, diye geçirdi içinden. O an amcası el etmiş, yanına çağırıyordu. Cenaze aracıylagideceklerini, hazır olmasını söyledi. O sırada ablası da hızlı adımlarla yanına geldi ve telaşla kulağına, “Osman yok!” dedi. Kimseye bir şey söylemeden Osman’ı aramaya koyuldu. İnsanların arasından geçip bahçenin dışına, mandalina ağaçlarının oraya baktı önce. Oradaki parkta olabilirdi çünkü. Ama yoktu. Hızlı adımlarla arka kapıdan girip eve döndü. Ablasına parkta olmadığını söyledi. Annesini ne kadar hızlı unuttuğunu düşünüp kızdı kendine.

Aramaya devam etti sonra. Evdeki tüm odalara baktı. Üst kata çıktı, tuvalet dahil her yere baktı. Çünkü Osman böyle şakalar yapmıştı önceden. Ama şimdi hiç sırası değildi. Merdivenlerden aşağı indi. Bir refleksle salonun kapısını açtı. Bir tek bakmadığı orası kalmıştı. Begüm bıraktığı yerdeydi ama örtü sanki geriniyordu. Pencereye baktı, rüzgâr da yoktu. Çekyatın yanına yaklaşıp baktığında Osman’ı gördü. Çekyattan ayağını sarkıtmıştı, her zaman olduğu gibi. “Osman…” dedi, örtüyü kaldırdı.

Osman annesine sarılmış, yanında uyuyordu. Uyandırmadan omzuna aldı Osman’ı. O an Begüm uyandı, gerindi ve yeniden pencerenin korkuluklarına atladı. Ama annesi uyanmadı. Odadan geldiği gibi sessizce çıktı, kapıyı kapattı. Çıkarken ablasıyla koridorda karşılaştı. Ona verdi Osman’ı, olayı anlattı. İki kardeş -aslında üç kardeş- gözyaşlarını tutamayıp sarılarak ağladı. Osman her ne kadar uyuyor olsa da ablasının gözyaşları onun yanaklarına da bulaşmıştı. Bir süre sonra şoför arabayı çalıştırdı. Amcası el etti yeniden. Hemen aracın yanına geldi, atladı ön koltuğa. Hiç ön koltuğa binmezdi arabada. Çünkü oraya ancak büyükler oturabilirdi; öyle görmüştü ailesinden. Şimdi ise ön koltuktaydı.

O an fark etti ki annesinin de annesiz bir çocuk olduğunu. Denize çevirdi yüzünü. Sonra Osman’ı düşündü. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını sildi. Sonra camı açıp derin bir nefes alır gibi aldı rüzgârı içeri. Bir süre böyle gitti arabada. Sonra kapadı pencereyi. Savrulan ve gözlerinin önüne düşen saçlarını düzeltti. Dikiz aynasından gelen araçlara baktı. Artık çok az kalmıştı. Sonunda mezarlığa gelmişlerdi. El frenini çekti şoför. Sanki araç durduğunda kalbi de durmuştu. Elini alnına koyduğunda alnı ter içindeydi. Etrafa baktı, zifiri karanlıktı. Yavaşça kalktı yataktan, göğsünü duvara dayaya dayaya kapıya yürümeye başladı. Kapının yakınında bir anahtar vardı. Anahtara bastı, ışıklar yanmıyordu. “Şalter atmış, dedi içinden.

Herkes içeride yatıyordu. Ses çıkarıp rahatsız etmek istemiyordu. Karanlıkta, mutfağa kadar duvara tutuna tutuna gitti. Şalter giriş kapısının hemen üzerindeydi. Işık olmadığı için kapıları karıştırıyordu. Tam kapının yanına gelip şalteri kaldırmıştı ki annesi salondan seslendi. Gözleri kamaşmıştı, uyku sersemiydi. Gözlerine inanamıyordu. Işıkların arasından annesi geliyordu. Gidip hemen sarıldı annesine. Sarılırken annesi, “Oğlum çok terlemişsin,” dedi, “dur bekle, hemen havlu getireyim sırtına,” diye de ekledi. Ceviz sandığı açıp örtülerin hemen yanında bulunan havlulardan bir tane alıp oğlunun yanına geldi.

Oğlunun sırtını havluyla iyice sildi. Diğer havluyu da sırtına koydu. “Hadi sen yat oğlum, saat daha çok erken. Bak, gün aydınlanmamış daha, karanlık etraf,” dedi. Daha sonra “Ben bir Osman’a bakayım, ben de yatacağım zaten,” deyip odasına geçti. Annesinin odasına geçmesinden sonra o da kendi odasına geçti. Yatağına uzandı ve yaşadıklarını düşündü. “Ölüp ölüp dirilmek böyle bir şey olmalı,” dedi içinden. Tekrar uykuya daldı. Kapı aralığından oğlunun uyuduğunu seyreden annesi ise kapıyı yavaşça kapadıktan sonra odasına çekilmişti.

Yazıya ifade bırak !

Diğer Yazıları

Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.