Satır araları
Bir ilahi çıktı ortaya…
Sözü samimi, sesi içten… Genç bir Roman delikanlısı, kendi inancından ilhamla bu sözleri söyledi. Bir telefon kamerasına kaydedildi belki, sade bir ortamda, gösterişsiz… Ama yürekten.
Sonra o ilahi, başkaları tarafından da söylenerek paylaşıldı. Derken bir akım oluştu. Sosyal medyada yayıldı, dilden dile dolaştı. Hatta bazı okullarda zil melodisi yapıldığı bile konuşuldu.
İlahinin sözleri zaten başlı başına bir yakarış:
Kâbe’de hacılar hu der Allah
Yer gök inim inim iniler Allah
Melekler defteri yeniler Allah
Ve her kıtasında tekrar eden o hasret:
İzin ver de Kâbe’ni görelim Allah
İzin ver de yolunda ölelim Allah
Göster cemalini görelim Allah
Bu sözlerde kibir yok. Üstünlük taslama yok. Bir özlem var. Bir teslimiyet var. “Kâbe’nin yolları taşlıdır Allah” derken çileyi anlatıyor; “Dervişlerin ciğeri ateşlidir Allah” derken aşkı anlatıyor.
Buraya kadar her şey güzel. İnsanların dilinde Allah var, ilahi var. Fakat mesele yine bizim memleket hastalığına yakalandı.
Bir kesim bunu neredeyse güç gösterisine çevirdi: “Artık böyle… Buna alışacaksınız.” der gibi. Öbür kesim de buradan rahatsızlık üretti. Dün bazı çevreler Mustafa Kemal Atatürk ve laiklik üzerinden sembollerle üstünlük dili kuruyordu; bugün de bazıları dini semboller üzerinden aynı dili kurmaya heves ediyor. İsimler değişiyor ama yöntem değişmiyor. Oysa ilahi, meydan okuma aracı değildir. Din, bir grubun borusu değildir.
İslam’ın özü barıştır. Ötekileştirme değil, kaynaştırma kültürüdür. Allah’ın adını çoğaltmak güzeldir ama onu birilerine karşı koz gibi kullanmak yanlıştır. İnanç, başkasını bastırma aracına dönüştüğü an ruhunu kaybeder. Genç Roman kardeşimiz belki sadece söyledi ve geçti. Samimiyeti tuttu, yayıldı. Ama biz o ilahiyi nasıl taşıdık, asıl mesele burada. Eğer onu üstünlük sembolüne çevirirsek yanlış yaparız.
Ama bir gönül çağrısı olarak görürsek, gerçekten hayra vesile olur. Allah’ın adı kavga sebebi değil, kalpleri yumuşatma vesilesi olmalı.
Gerisi bizim niyetimize kalmış.
27 Şubat 2026 - Satır Araları