
Ey kıymetli, nâdide, güzide, göznuru, müstesna ve muhterem okuyucular!
Bu mübarek Pazar gününde sizlerle yeniden hemhâl olmaktan, huzurunuza birkaç kelâm ile teşrif etmekten dolayı fevkalâde bir şevk ü sürûra nâil olduğumu beyân etmek bahtiyarlığına mazhar olduğumu bilmenizi isterim. Bu vesileyle cümle-i güzîdenize en samimî selâm ve muhabbetlerimi arz eder, her birinize sıhhat, âfiyet, huzur, saâdet ve bereket niyaz ederim.
Rabb-i Zülcelâl cümlenizi lütuf ve inayetiyle muhafaza eylesin; gönüllerinize ferah, hânelerinize bereket, ömrünüze sıhhat ve hayatınıza sürûr ihsan buyursun. Hepinize kalb-i muhabbetle selâm eder, duâlarımı arz eylerim. Pazarınız mübârek, gönlünüz şâd, muhabbetiniz daim olsun.
.....
3 Eylül, 2026, Perşembe
Nev’i Şahsına Münhasır Bir Dostluk: Nazif Baba Tekkesi
Hayatımıza giren her insan bir iz bırakır. Ama bazıları vardır ki onları anlatmak için bildiğimiz kalıplar yetersiz kalır. İşte o dostlar, kelimenin tam anlamıyla kendi nev’inin en nadide örnekleridir. Sıradan ölçülerle tartılamayan; duruşuyla, sohbetiyle ve hayata bakışıyla bambaşka bir dünyanın kapısını aralayan insanlar…
Nazif Hoca ile Varşova’ya ilk geldiğimiz o fırtınalı, ayaz günlerde tanıştık. İkimizin de ne çalacak bir kapısı ne de içimizi ısıtacak bir ocağı vardı. Ama ben onu hep kendimden daha şanslı görürdüm. Ben tek başımaydım belki ama arkamda, omuzlarımda yükünü taşıdığım bir ailem vardı. Gurbette aile sahibi olmak başkadır; her kapıyı çalamazsınız, her yere sığınamazsınız, kimseden kolay kolay yardım isteyemezsiniz. Yabancı ülkede en ağır yüklerden biri, insanın sevdiklerinin sorumluluğunu da omuzlarında taşımasıdır.
Nazif Hoca öyle miydi ya ?: Tek başınaydı. İstediği yere gider, istediği yerde yatar, dilediğince yaşardı. Üstelik iyi de bir İngilizcesi vardı. İmrenirdim onun bu hâllerine. Bizim ortak sığınağımız ise edebiyattı. Mutfağa birlikte girer, yemeğimizi beraber pişirir, çayımızı demlerdik. Sonra onun güzel sohbetiyle sofra daha da bereketlenirdi. Şiirler, hikâyeler okunur; memleketlerden, insanlardan, hayattan konuşulurdu. Farklı milletlerden ve farklı inançlardan insanlarla kurduğu rahat diyalog, kimseye karışmadan, kimseye yük olmadan sürdürdüğü o sade hayatı bana hep imrenilecek bir hayat gibi gelirdi.
Nazif Hoca’nın o küçük odası ve küçük bahçesi; dinlenmek, dinlemek, hayatın yorgunluğunu atıp sakinleşmek için adeta kuytu bir limandır. Derdi olan gelir, derdini anlatır. Nazif Hoca sabırla dinler. Bazen bir nasihat verir, bazen bir kitap açar, bazen de bir şiir okur. Yanına dertle, yorgunlukla giren insanlar, oradan biraz olsun ferahlamış, yeniden güç toplamış olarak çıkar. Ben de ne zaman yolum düşse, saat fark etmeksizin ararım. Bir çay, bir kahvaltı, bir sohbet… Bazen de sadece huzurlu bir uyku ihtiyacı.
Eskiden memlekette ablamın evine gider, öyle rahat ederdim. Nazif Hoca’nın evi de bana o baba ocağını, o abla şefkatini hissettirir. Birkaç saat ruhumu dinlendirir, kendimi toparlar, sonra kaldığım yerden yoluma devam ederim. Orası artık benim için bir evden ziyade “NAZIF BABA TEKKESİ”dir.
Kendisi hiç evlenmemiştir. Evliliğin ağır sorumluluklarını ve gündelik telaşlarını uzaktan seyretmiş; belki de etrafında gördükçe bu yükten biraz imtina etmiştir. Gurbette evinde problem yaşayan, yalnızlıktan bunalan, hayatın ağırlığı altında ezilen her arkadaşın yolu bir şekilde bu tekkeden geçer. Gelen konuklanır, dinlenir, derdini anlatır; adeta ruhuna küçük bir terapi yapılır. Gani gönüllüdür Nazif Hoca. Kimseden yardım almaz, kendisine yönelen yardım tekliflerini de mahcup edecek kadar kibar bir şekilde geri çevirir. Kendi yağında kavrulan hâliyle tam bir derviştir. Gurbette yaşayan herkes içinse tam bir babadır.
İnsan bazen düşünmeden edemiyor: Keşke ben de onun gibi tek başıma olsaydım; yalnızca kendi dertlerimle hemhâl olsaydım, kimsenin yükünü taşımayıp kimseye de yük olmasaydım. Ama sonra anlıyorum ki onun yalnızlığı da aslında yalnızlık değil. Çünkü böyle insanların hayatına giren herkes, bir parça onun ailesi oluyor. O küçük ev, o küçük bahçe, o çaydanlık, o kitaplar ve o bitmek bilmeyen sohbetler; gurbetin ortasında kocaman bir aileye dönüşüyor. Varşova için bir değerdir Nazif Hoca. Karanlıkta yol gösteren bir deniz feneri, yorulanların sığındığı bir limandır. Allah ona hayırlı ve uzun ömürler versin; bedenine sağlık, kalemine güç, gönlüne ferahlık, sohbetine daimî bereket versin.
İyi ki var, Nazif Baba
----------------------
Ali Bey’in alttaki “Nev’i Şahsına Münhasır Bir Dostluk: Nazif Baba Tekkesi” başlıklı methiye-şathiyesine karşı, kamuoyunun uzun zamandır beklediği mukabil beyanname nihayet neşredilmiştir. Malumunuz, bir insanı bu kadar övmek karşısında sessiz kalmak mümkün değildir. Hele ortada “derviş”, “baba”, “deniz feneri”, “nezaket âbidesi” gibi ağır ithamlar dolaşıyorsa !, mesele artık şahsî olmaktan çıkmış, millî bir tahkikat meselesine dönüşmüştür.
Bu sebeple, son derece ciddî ve tamamen tarafsız bir kuruluş olan Nazif Hoca’yı Sevmeyenler Derneği olarak dosyayı yeniden açtık. Şahitleri dinledik, çayları inceledik, dokuz kilo acı biber meselesini masaya yatırdık, hatta ablalarına kadar ulaştık. Ortaya çıkan sonuçlar hayli vahimdir. Aşağıdaki beyannameyi ciddiye almadan, fakat mümkünse ciddîymiş gibi okuyunuz. Çünkü bazı gerçekler ancak biraz abartılınca görünür hâle geliyor.
Buyurun efendim: Methiyeye mukabele, şathiyeye muhalefet, Nazif Baba Tekkesi’ne de resmî tahkikat!
NAZİF BABA TEKKESİ HAKKINDA MUKABİL BEYANNAME
“Nev’i Şahsına Münhasır Bir Dostluk” Namıyla Neşredilen Yazıya Dair:
NAZİF HOCA’YI SEVMEYENLER DERNEĞİ BAŞKANLIĞI – BaşYüce BaşBaşkan Mecai Müllaptan
Son günlerde bazı mahfillerde tedavüle sokulan ve Nazif Bey’i baştan aşağı övgü yağmuruna tutan “Nev’i Şahsına Münhasır Bir Dostluk: Nazif Baba Tekkesi” başlıklı yazı, derneğimizce depderin bir hayret ve cipciddi bir rahatsızlıkla okunmuştur. Mezkûr zat hakkında yapılan tahkikat, müşahede ve istihbarî tetkikat neticesinde aşağıdaki hususların kamuoyuna arzı zarureti hâsıl olmuştur.
MEDDAHLIK MESELESİ: Evvela bu yazının muharriri Ali Bey’in hangi hâlet-i ruhiye içerisinde bulunduğu araştırılmalıdır. Gani gönüllü, derviş, baba, deniz feneri, kuytu liman, nezaket âbidesi, Varşova’nın değeri... Sultanlara bile bu kadar medhiye düzülmemiştir! Bir insana bu kadar meziyet yüklenmesi derneğimizde bunun “ısmarlama yazı projesi” olduğu şüphesini uyandırmıştır. Kanaatimizce Ali Bey’in gözüne ışık değil, doğrudan Nazif Hoca tutulmuştur.
“NAZİF BABA TEKKESİ” DİYE BİR ŞEY YOKTUR!: Her şeyden evvel ortada tekke filan yoktur. Bir ev, küçük bir bahçe, birkaç kitap, bir çaydanlık ve geleni gideni bitmeyen Nazif Hoca vardır. Millet çay içmeye gider, derdini anlatır; kitap okur, şiir dinler, bazen uyur. Sonra kalkmışlar buraya “tekke”, “terapihane”, “ferahhane”, “dosthane” demişler. Adamın evine nüfus müdürlüğü bağlansa daha az insan girip çıkacaktır! Üstelik kendisini yalnız diye tarif edenler de yanılmaktadır. Nazif Hoca sadece resmî olarak yalnızdır; gönül bakımından Eyüp Sultan Meydanı kadar kalabalıktır.
DERVİŞLİK İDDİASI: Yok dervişmiş! Derviş dediğin biraz sükût eder. Bizimki bir konu açıldığında konferans verir; şiirden söz edilince sempozyum tertip eder, kitap açılınca edebiyat tarihini yazının icadından postmodern çağa kadar getirir. Bazen öyle bir laf eder ki insan eve döner, üçüncü çayını içerken anlar. Nazif Hoca bir kişiyi konferans salonu dolusu insan kabul ederek konuşur. Gelen olmayınca ağaçlarla konuştuğu dahi rivayet edilmektedir.
DOSTLUK VE NEZAKET ÂBİDESİ Mİ ?: Nazif Hoca herkese güvenmez. Sizi dinler, gözlemler, tartar; içeride görünmez bir güvenlik soruşturması komisyonu çalışır. Bir müddet sonra dosyanız ya “olumlu” çıkar yahut “Bu zatla artık görüşülmeyecektir.” Dolayısıyla Nazif Hoca’yla dostluk kurmak normal dostluk değildir; kamu ihalesi kazanmak gibidir. Bir de “nezaket âbidesidir” derler. Doğrudur; nezaketi ipek gibidir. Lakin o ipeğin altında jilet bulunduğunu bilmenizde fayda vardır. Cümlenin içine öyle ince bir iğne bırakır ki üç saat sonra, “Yahu bu adam az önce bana ne dedi?” diye düşünmeye başlarsınız.
EDEBİYATIN GİZLİ MÜFETTİŞİ: Bu zat yalnız insanları değil, edebiyat tarihini de denetlemektedir. Yahya Kemal’i okur: “Şu mısra olmamış.” Necip Fazıl’a bakar: “Şurası şöyle olmalıydı.” Başka bir şairi açar: “Burada ritim aksıyor.” Yahu insan biraz haddini bilir! Kendi saçını taramaya vakit bulamayan adamın Yahya Kemal’e edebî tashih teklif etmesi, özgüvenin idarî sınırları aşmasıdır.
KAYNANALARDAN DAHA MÜDAHALECİ: Ferhan Abi’nin tarihî tespiti kayıtlara geçirilmelidir: “Nazif Hoca kaynanalardan daha müdahalecidir.” Başkasının evine gider, yemeğe karışır, mutfağa girer, tencereye bakar, baharatı sorgular; sonra da “Ben kimsenin işine karışmam.” der. Nazif Hoca’nın evine misafir olarak girersiniz, talimatname okuyarak çıkarsınız.
EVLİLİK DOSYASI: Nazif Hoca’nın evlenmemiş olmasını dervişlikle açıklamak da mümkün değildir. Zira eş adayları için sıradan insanların aklına gelmeyecek estetik şartları bulunmaktadır: Canan, Vildan, Ferhunde, Dilrüba, Mehlika, Lavinia, Mahpeyker... Kendisi saçına başına pek bakmaz fakat karşı tarafta Yahya Kemal seviyesinde estetik arar. Kanaatimizce Nazif Hoca eş aramıyor; edebiyat tarihine girecek bir kadın karakter arıyor.
DOKUZ KİLO ACI BİBER VAKASI: Dosyanın en vahim kısmı budur: Dokuz kilo acı biber! Almanya’dan biber sipariş ettiği, Uzak Doğu’dan Meksika’ya uzanan bir baharat diplomasisi yürüttüğü rivayet edilmektedir. Dokuz kilo biberin yenilip yenmediği yahut Polonya’nın stratejik acı biber rezervinin mi oluşturulduğu henüz tespit edilememiştir. Tahkikat sürmektedir.
MUHALİFLERİN MUHALİFİ: Nazif Hoca’nın muhalifliği artık siyasî bir tavır değil, ontolojik bir varoluş biçimidir. Karşı çıkacak adam bulamazsa kendisine karşı çıkar. Bir fikir söyler, sonra o fikre itiraz eder; itirazına cevap verir, verdiği cevabı beğenmez ve yeniden itiraz eder. Bütün meşvereti tek başına yürütür. Meclis-i Mebusan bile bu kadar verimli çalışmamıştır. Bazı insanlar iktidara muhaliftir. Nazif Hoca ise muhalefetin kendisine bile muhaliftir.
DENİZ FENERİ MESELESİ: Bir de “Varşova için deniz feneridir” demişler. Derneğimiz bu iddiayı kesinlikle reddetmektedir. Efendim, Varşova’da deniz yoktur bir kere! Deniz yoksa deniz feneri de yoktur. Bir insanı fazla överseniz sonunda coğrafyayı bile değiştirmeye başlarsınız.
NETİCE-İ KELÂM: Bütün tahkikat sonunda Nazif Hoca’nın şeyh mi, derviş mi, edebiyat münekkidi mi, baharat taciri mi, deniz feneri mi, yoksa başlı başına bir sosyal vaka mı olduğuna henüz karar verilememiştir. Ancak bir hususta ittifak hâsıl olmuştur: Nazif Hoca biraz daha serbest bırakılırsa önce Varşova’yı, sonra Avrupa’yı, ardından bütün dünyayı ve en sonunda kendisini düzeltmeye başlayacaktır.
Asıl problem, bütün bunları yaptıktan sonra hâlâ “Ben sıradan bir insanım.” diye dolaşmasıdır. Nazif Hoca’yı Sevmeyenler Derneği olarak kamuoyunu tekke, derviş, deniz feneri ve baba yakıştırmalarına karşı uyanık olmaya davet ediyoruz. Ancak dernek üyelerimizin gizlice Nazif Hoca’nın evine gidip çay içtikleri, kitap aldıkları ve saatlerce sohbet ettikleri yönündeki iddiaları henüz doğrulayamıyoruz. Başkan olarak benim de söz konusu tekkeye birkaç defa uğradığım iddiası tamamen iftiradır. Uğradıysam da çay için uğramışımdır. Çay ile tekke arasında hukukî ve idarî bakımdan herhangi bir bağlantı bulunmamaktadır. Gereği kamuoyuna saygıyla arz olunur.
MECAİ MÜLLAPTAN – BAŞKAN
NAZİF HOCA’YI SEVMEYENLER DERNEĞİ
