Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Ömer Faruk Demirkır
Köşe Yazarı
Ömer Faruk Demirkır
 

Haydutluğa sessizlik ...

        2. haftasında İran savaşı ... ABD İran’ı bombalarken Çin neden sessiz kalıyor? Son dönemde pek çok kişi aynı soruyu soruyor. Enerji ortağı bombalanıyor, ticaret yolları tehdit altına giriyor; buna rağmen Çin’den güçlü bir tepki gelmemesi birçok analist için şaşırtıcı görünüyor. Oysa bazı stratejistlere göre bunun nedeni oldukça basit: Bir güç rakibinin kendi hatalarıyla zayıfladığını görüyorsa çoğu zaman müdahale etmez. Tarih boyunca büyük stratejilerin temelinde bu tür bir sabır vardır. Bugün birçok yorumda “ABD ve İsrail İran’ı vurdu” deniliyor. Ancak asıl önemli olan, bu gelişmeler karşısında İran’ın nasıl karşılık verdiğidir. Tartışmaların merkezinde özellikle Hürmüz Boğazı bulunuyor. Dünya petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisi bu dar deniz geçidinden taşınıyor. Her gün milyonlarca varil petrolün geçtiği bu boğaz küresel enerji güvenliğinin en kritik noktalarından biridir. İran’ın bu bölgede düşük maliyetli insansız araçlar kullanarak deniz trafiğini ciddi biçimde tehdit edebilmesi, askeri teknolojinin değişen doğasını da gözler önüne serdi. Büyük savaş gemileri kullanılmadan bile dünya ekonomisinin hassas noktalarından biri baskı altına alınabiliyor. Bölgedeki gerilim yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadı. Körfez ülkeleri de saldırı tehdidi altında kaldı. Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler uzun yıllardır Amerikan savunma sistemlerine büyük yatırımlar yaptı. Patriot ve THAAD gibi gelişmiş hava savunma sistemlerinin milyarlarca dolarlık maliyetleri bulunuyor. Buna rağmen insansız hava araçları ve balistik füzeler karşısında bu sistemlerin etkinliği tartışma konusu haline geldi. Askeri teknolojideki maliyet dengesizliği giderek daha belirgin bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Ucuz bir insansız aracın düşürülmesi için çok pahalı savunma füzeleri kullanılması gerektiğinde, uzun vadede sürdürülebilirlik sorgulanmaya başlıyor. Tam da bu noktada Çin’in tavrı dikkat çekiyor. Pek çok kişi Çin’in hiçbir şey yapmadığını düşünüyor. Oysa bazı analizlere göre Çin doğrudan sahaya girmek yerine teknolojik ve stratejik altyapı üzerinden etkisini gösteriyor. Uydu navigasyon sistemleri, teknolojik destekler ve ortak askeri tatbikatlar gibi unsurlar, Çin’in bölgedeki aktörlerle dolaylı iş birliği kurduğunu gösteriyor. Rusya, Çin ve İran’ın Hürmüz Boğazı çevresinde gerçekleştirdiği ortak deniz tatbikatları da bu stratejik koordinasyonun bir örneği olarak değerlendiriliyor. Körfez ülkeleri açısından bakıldığında tablo daha karmaşık görünüyor. Bu ülkeler uzun yıllar boyunca ABD’den silah satın alarak güvenliklerini sağlamayı tercih ettiler. Trilyonlarca dolarlık savunma anlaşmaları yapıldı. Ancak bölgedeki son gelişmeler, bu güvenlik mimarisinin ne kadar etkili olduğu konusunda yeni tartışmalar doğurdu. Aynı dönemde ABD ile yapılan büyük yatırım anlaşmaları ve finansal bağlar da yeniden gözden geçirilmeye başladı. Bazı ülkeler Amerikan tahvilleri ve yatırım anlaşmaları konusunda daha temkinli bir yaklaşım benimsemeyi tartışıyor. Bu süreçte dikkat çeken başka bir gelişme ise küresel ekonomik düzenin dönüşmesidir. Son yıllarda Çin, uluslararası ticarette doların tek belirleyici rolünü azaltabilecek alternatif mekanizmalar kurmaya başladı. 2023 yılında Suudi Arabistan’ın Çin’e petrol satışında yuan kullanımına başlaması bu dönüşümün önemli bir işareti olarak görüldü. BRICS grubunun genişlemesi ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ile İran gibi enerji devlerinin aynı blok içinde yer alması da küresel güç dengelerinin değiştiğini gösteriyor. Çin ayrıca SWIFT sistemine alternatif olarak CIPS adlı ödeme altyapısını kurarak dolar dışı ticaret için yeni kanallar oluşturdu. Finans alanında da dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Çin son yıllarda ABD tahvili stokunu azaltarak rezervlerini çeşitlendirmeye yöneldi. Bir dönem 1,3 trilyon doları aşan ABD tahvili rezervi önemli ölçüde düşürüldü. Çin bu süreçte altın rezervlerini artırmayı tercih etti. Pek çok ekonomist bu stratejiyi küresel finans sisteminde daha bağımsız bir konum elde etme çabası olarak yorumluyor. Çin’in uzun vadeli stratejisinin en dikkat çekici alanlarından biri ise Afrika kıtasıdır. Nüfusunun 2050 yılına kadar 2,5 milyara ulaşması beklenen Afrika, dünyanın en genç ve en hızlı büyüyen bölgelerinden biri olarak görülüyor. Çin yaklaşık yirmi yıl önce bu kıtanın gelecekteki önemini fark ederek altyapı yatırımlarına başladı. Demiryolları, limanlar, barajlar, enerji santralleri ve telekomünikasyon ağları gibi projeler kıta genelinde yaygınlaştı. Kenya’daki demiryolları, Etiyopya’daki barajlar, Cibuti’deki liman yatırımları ve Afrika genelinde kurulan telekomünikasyon altyapısı bu stratejinin örnekleri arasında yer alıyor. Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 348 milyar dolara ulaştı. Bu büyümenin dikkat çekici yanı, askeri müdahaleler veya siyasi baskılar yerine ekonomik ve altyapısal iş birlikleri üzerinden gerçekleşmesidir. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarında trilyonlarca dolar harcadığı dönemde Çin, çok daha düşük maliyetlerle farklı bir etki alanı kurmayı başardı. Bugün stratejik tartışmaların merkezinde şu soru yer alıyor: Geleceğin küresel düzeninde altyapıyı kuran mı yoksa askeri gücü kullanan mı daha belirleyici olacak? Çin’in yaklaşımı büyük ölçüde ekonomik ağlar ve uzun vadeli projeler üzerine kuruludur. Demiryolları, limanlar, telekomünikasyon sistemleri ve enerji projeleri bir ülkenin sadece ekonomisini değil, aynı zamanda küresel ilişkiler ağını da şekillendirir. Napolyon’un sıkça alıntılanan bir sözü vardır: “Düşmanın hata yaparken araya girme.” Pek çok yorumcu Çin’in stratejisinin bu ilkeye dayandığını düşünüyor. Çin doğrudan savaşmak yerine altyapı kurmayı, ticari ilişkiler geliştirmeyi ve uzun vadeli ekonomik bağlar oluşturmayı tercih ediyor. Bu nedenle Çin çoğu zaman yüksek sesle konuşmuyor, fakat sessiz bir stratejiyle küresel dengelerde giderek daha etkili bir konum elde ediyor. Bugün birçok kişi “Çin neden sessiz?” sorusunu soruyor. Ancak bazı analizlere göre bu sessizlik aslında bir stratejinin parçasıdır. Uluslararası ilişkilerde bazen en güçlü hamleler, gürültü çıkarmadan yapılan hamlelerdir. Dünya siyasetinde yeni bir güç dengesi şekillenirken, bu sessiz stratejinin sonuçları önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir.  

Haydutluğa sessizlik ...

 

 

 

 

2. haftasında İran savaşı ...

ABD İran’ı bombalarken Çin neden sessiz kalıyor? Son dönemde pek çok kişi aynı soruyu soruyor. Enerji ortağı bombalanıyor, ticaret yolları tehdit altına giriyor; buna rağmen Çin’den güçlü bir tepki gelmemesi birçok analist için şaşırtıcı görünüyor. Oysa bazı stratejistlere göre bunun nedeni oldukça basit: Bir güç rakibinin kendi hatalarıyla zayıfladığını görüyorsa çoğu zaman müdahale etmez. Tarih boyunca büyük stratejilerin temelinde bu tür bir sabır vardır.

Bugün birçok yorumda “ABD ve İsrail İran’ı vurdu” deniliyor. Ancak asıl önemli olan, bu gelişmeler karşısında İran’ın nasıl karşılık verdiğidir. Tartışmaların merkezinde özellikle Hürmüz Boğazı bulunuyor. Dünya petrol arzının yaklaşık yüzde yirmisi bu dar deniz geçidinden taşınıyor. Her gün milyonlarca varil petrolün geçtiği bu boğaz küresel enerji güvenliğinin en kritik noktalarından biridir. İran’ın bu bölgede düşük maliyetli insansız araçlar kullanarak deniz trafiğini ciddi biçimde tehdit edebilmesi, askeri teknolojinin değişen doğasını da gözler önüne serdi. Büyük savaş gemileri kullanılmadan bile dünya ekonomisinin hassas noktalarından biri baskı altına alınabiliyor.

Bölgedeki gerilim yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadı. Körfez ülkeleri de saldırı tehdidi altında kaldı. Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler uzun yıllardır Amerikan savunma sistemlerine büyük yatırımlar yaptı. Patriot ve THAAD gibi gelişmiş hava savunma sistemlerinin milyarlarca dolarlık maliyetleri bulunuyor. Buna rağmen insansız hava araçları ve balistik füzeler karşısında bu sistemlerin etkinliği tartışma konusu haline geldi. Askeri teknolojideki maliyet dengesizliği giderek daha belirgin bir sorun olarak ortaya çıkıyor. Ucuz bir insansız aracın düşürülmesi için çok pahalı savunma füzeleri kullanılması gerektiğinde, uzun vadede sürdürülebilirlik sorgulanmaya başlıyor.

Tam da bu noktada Çin’in tavrı dikkat çekiyor. Pek çok kişi Çin’in hiçbir şey yapmadığını düşünüyor. Oysa bazı analizlere göre Çin doğrudan sahaya girmek yerine teknolojik ve stratejik altyapı üzerinden etkisini gösteriyor. Uydu navigasyon sistemleri, teknolojik destekler ve ortak askeri tatbikatlar gibi unsurlar, Çin’in bölgedeki aktörlerle dolaylı iş birliği kurduğunu gösteriyor. Rusya, Çin ve İran’ın Hürmüz Boğazı çevresinde gerçekleştirdiği ortak deniz tatbikatları da bu stratejik koordinasyonun bir örneği olarak değerlendiriliyor.

Körfez ülkeleri açısından bakıldığında tablo daha karmaşık görünüyor. Bu ülkeler uzun yıllar boyunca ABD’den silah satın alarak güvenliklerini sağlamayı tercih ettiler. Trilyonlarca dolarlık savunma anlaşmaları yapıldı. Ancak bölgedeki son gelişmeler, bu güvenlik mimarisinin ne kadar etkili olduğu konusunda yeni tartışmalar doğurdu. Aynı dönemde ABD ile yapılan büyük yatırım anlaşmaları ve finansal bağlar da yeniden gözden geçirilmeye başladı. Bazı ülkeler Amerikan tahvilleri ve yatırım anlaşmaları konusunda daha temkinli bir yaklaşım benimsemeyi tartışıyor.

Bu süreçte dikkat çeken başka bir gelişme ise küresel ekonomik düzenin dönüşmesidir. Son yıllarda Çin, uluslararası ticarette doların tek belirleyici rolünü azaltabilecek alternatif mekanizmalar kurmaya başladı. 2023 yılında Suudi Arabistan’ın Çin’e petrol satışında yuan kullanımına başlaması bu dönüşümün önemli bir işareti olarak görüldü. BRICS grubunun genişlemesi ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ile İran gibi enerji devlerinin aynı blok içinde yer alması da küresel güç dengelerinin değiştiğini gösteriyor. Çin ayrıca SWIFT sistemine alternatif olarak CIPS adlı ödeme altyapısını kurarak dolar dışı ticaret için yeni kanallar oluşturdu.

Finans alanında da dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Çin son yıllarda ABD tahvili stokunu azaltarak rezervlerini çeşitlendirmeye yöneldi. Bir dönem 1,3 trilyon doları aşan ABD tahvili rezervi önemli ölçüde düşürüldü. Çin bu süreçte altın rezervlerini artırmayı tercih etti. Pek çok ekonomist bu stratejiyi küresel finans sisteminde daha bağımsız bir konum elde etme çabası olarak yorumluyor.

Çin’in uzun vadeli stratejisinin en dikkat çekici alanlarından biri ise Afrika kıtasıdır. Nüfusunun 2050 yılına kadar 2,5 milyara ulaşması beklenen Afrika, dünyanın en genç ve en hızlı büyüyen bölgelerinden biri olarak görülüyor. Çin yaklaşık yirmi yıl önce bu kıtanın gelecekteki önemini fark ederek altyapı yatırımlarına başladı. Demiryolları, limanlar, barajlar, enerji santralleri ve telekomünikasyon ağları gibi projeler kıta genelinde yaygınlaştı. Kenya’daki demiryolları, Etiyopya’daki barajlar, Cibuti’deki liman yatırımları ve Afrika genelinde kurulan telekomünikasyon altyapısı bu stratejinin örnekleri arasında yer alıyor.

Afrika ile Çin arasındaki ticaret hacmi 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 348 milyar dolara ulaştı. Bu büyümenin dikkat çekici yanı, askeri müdahaleler veya siyasi baskılar yerine ekonomik ve altyapısal iş birlikleri üzerinden gerçekleşmesidir. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarında trilyonlarca dolar harcadığı dönemde Çin, çok daha düşük maliyetlerle farklı bir etki alanı kurmayı başardı.

Bugün stratejik tartışmaların merkezinde şu soru yer alıyor: Geleceğin küresel düzeninde altyapıyı kuran mı yoksa askeri gücü kullanan mı daha belirleyici olacak? Çin’in yaklaşımı büyük ölçüde ekonomik ağlar ve uzun vadeli projeler üzerine kuruludur. Demiryolları, limanlar, telekomünikasyon sistemleri ve enerji projeleri bir ülkenin sadece ekonomisini değil, aynı zamanda küresel ilişkiler ağını da şekillendirir.

Napolyon’un sıkça alıntılanan bir sözü vardır: “Düşmanın hata yaparken araya girme.” Pek çok yorumcu Çin’in stratejisinin bu ilkeye dayandığını düşünüyor. Çin doğrudan savaşmak yerine altyapı kurmayı, ticari ilişkiler geliştirmeyi ve uzun vadeli ekonomik bağlar oluşturmayı tercih ediyor. Bu nedenle Çin çoğu zaman yüksek sesle konuşmuyor, fakat sessiz bir stratejiyle küresel dengelerde giderek daha etkili bir konum elde ediyor.

Bugün birçok kişi “Çin neden sessiz?” sorusunu soruyor. Ancak bazı analizlere göre bu sessizlik aslında bir stratejinin parçasıdır. Uluslararası ilişkilerde bazen en güçlü hamleler, gürültü çıkarmadan yapılan hamlelerdir. Dünya siyasetinde yeni bir güç dengesi şekillenirken, bu sessiz stratejinin sonuçları önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.