Sahip Olduklarımızın Bize Sahip Olması
Ünlü bir Türk halk ozanının dizelerinde geçen şu sözler aslında hepimize tanıdık bir hikâyeyi anlatır: Bir masraf, başka bir masrafı doğurur; o masraf da bir yenisini çağırır. Yeni bir telefon alırsınız; önce kılıf, sonra ekran koruyucu, ardından kulaklık… Eskiden kutudan çıkan şarj aletleri artık ayrıca satılır oldu ve sonunda “Yakışsın” diye alınan her parça, bir sonrakinin gerekçesi olur. Tüketim, tüketimi çağırır.....
Bu durum rastlantı değildir. Tarihte bunun çok çarpıcı örneği: 18, yüzyılda yaşayan Fransız filozof Denis Diderot, borç içindeyken Rus İmparatoriçesi Büyük Katerina tarafından desteklenir. Kütüphanesi satın alınır, kitaplar yine kendisinde kalır ve yıllarca yetecek bir maaş peşin ödenir. Diderot maddi olarak rahatlar.
Tam bu sırada kendisine gösterişli, kırmızı bir sabahlık hediye edilir. Diderot bu yeni sabahlığı çok sever ve eskisini atar. Ancak kısa süre sonra fark eder ki evindeki diğer eşyalar bu sabahlığın yanında “yetersiz” görünmektedir. Sandalyeler değişir, koltuklar yenilenir, masa ve örtüler uyumsuz kalır. Sonunda tüm ev baştan aşağı yenilenir ama elde edilen tüm para da tükenir.
Bu pişmanlıkla Diderot bir deneme kaleme alır ve şu cümleyi kurar “Eski sabahlığımın efendisiydim, yeni sabahlığımın ise kölesi oldum” İşte Diderot Etkisi: Sahip olduklarımızın bizi yönetmeye başlaması. Bugün markalar bu psikolojiyi bilinçli biçimde kullanır. Örnek: Sinema tarihinin kült filmlerinden Fight Club’da geçen “Sahip olduklarımız, sonunda bize sahip olur” cümlesi tam olarak bunu anlatır. Ani zenginliğin, statü değişiminin ve çevresel kıyaslamanın yarattığı baskı özellikle görünür tüketimde kendini gösterir. Daha iyi araba, daha büyük ev, daha pahalı saat… Bir süre sonra “Bunlara uymayan” herkes - herşey rahatsız edici hâle gelir. Hatta ilişkiler bile bu döngünün parçası olur.
Anadolu irfanı bu durumu çok net şekilde özetler: Fakir, görünüşünü dert etmeden yaşayabilir; zengin ise sürekli bir gerilim içindedir. Çünkü çevresi de zengindir. Kıyaslama başlar. Saatler, arabalar, evler… Bu gerilim sarmalı büyür. Burada mesele sadece para değildir.: Temel ihtiyaçlar karşılandıkça, insan daha soyut ve sembolik tatminlere yönelir. Güç, statü, onay… İşte Diderot Etkisi tam bu noktada devreye girer.
Teknoloji sektörü bu etkiyi en yoğun kullanan alanlardan biridir. Yeni bir cihaz alırsınız; aksesuarlar başlar. Yazılımlar, oyunlar, ek donanımlar… Sonra donanım yetmez, sistem yükseltilir. Sistem yükselince yeni oyunlar alınır. Döngü yeniden başlar. Mobilya mağazalarında “hazır oda” sunumları, eşantiyon ürünler, ekosistem mantığıyla çalışan markalar… Hepsi aynı psikolojiye oynar: Uyumluluk ve tamamlama hissi.
Üstelik bu etki sadece eşyalarla sınırlı değildir. İnsan ilişkilerinde de geçerlidir. Yeni çevreler, yeni alışkanlıklar, eski dostluklardan kopuş… İnsan fark etmeden “özne” olmaktan çıkıp bir “nesne” hâline gelebilir. Bu yüzden asıl soru şudur: Bu gerçekten bir ihtiyaç mı? Bunu almadan da hayatıma devam edebilir miyim? Bu satın alma, bende başka hangi ihtiyaçları tetikleyecek?
Eğer bu soruların cevabı uzayıp giden bir alışveriş listesine çıkıyorsa, yapılacak en doğru şey çok basittir: Durmak, erin bir nefes almak ve elinizdeki kredi kartını yavaşça yere bırakmak.
Bu bir yasak değil; bir farkındalık çağrısıdır. Çünkü mesele satın almak değil, kimin kimi yönettiğidir.
Alıntı ...
