Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Anasayfa Yazarlar DeMa Yazı Detayı Bu yazı 491+ kez okundu.
DeMa
Köşe Yazarı
DeMa
 

Neye benziyor ?

$ 360 Milyarı Tek Başına Yönetiyor ? Türkiye’nin en büyük şirketi aslında tek bir şirket değil, Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) altında toplanmış dev bir yapı. Ziraat, Vakıf, Halk Bankası; Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Turkcell; PTT, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Çaykur, Eti Maden gibi toplam 34 şirket bu fonda. Bugün fonun büyüklüğü 360 milyar doları aşıyor ve bu haliyle dünyadaki en büyük 10 varlık fonu arasına girmiş durumda. Türkiye’nin 2024 GSYH’sinin kabaca 1,3 trilyon dolar olduğu düşünülürse, bu fon milli gelirin yaklaşık %30’una denk gelen bir büyüklüğü yönetiyor. Bu dev yapı çok eski değil; 15 Temmuz darbe girişiminden sadece bir ay sonra, 19 Ağustos 2016’da çıkarılan bir kanunla kuruldu. Kısa sürede de hazinedeki pek çok kamu şirketi tek tek bu fona devredildi. Yani “devletin malı” olan şirketler sağ cepten alınıp sol cebe konulmuş gibi görünüyor; ama bu “sol cep”, hukuken artık bambaşka kurallara tabi. Varlık Fonu’nun yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, diğer üyelerin tamamını da yine kendisi atıyor. Böylece hem fonun hem de fonun çoğunluk hisselerine sahip olduğu şirketlerin yönetim iradesi tek elde toplanmış durumda. Türkiye Varlık Fonu, sıradan bir kamu kurumu değil; özel hukuka tabi bir anonim şirket. Yani kamu hukukunun getirdiği pek çok kural ve sınırlamadan muaf. Sayıştay denetimi, klasik kamu ihale kuralları, “kamu yararı” yükümlülüğü gibi mekanizmalar büyük ölçüde devre dışı. Bu noktada “Madem şirketler zaten devlete aitti, niye hazineden alıp fona koydunuz?” sorusu önem kazanıyor. Dünyada ulusal varlık fonları genellikle fazla parası olan ülkelerin kurduğu yapılardır. Petrol ve doğalgaz gibi emtia satan Norveç, Körfez ülkeleri; cari fazla veren Çin, Singapur, Güney Kore gibi ülkeler bu fonlarla gelir fazlalarını geleceğe aktarmaya çalışırlar. Norveç’in varlık fonu 2 trilyon dolar civarında ve petrol gelir fazlasının birikimidir. Türkiye ise tam tersine, yıllardır bütçe açığı veren, ne petrol zengini ne de cari fazlacı bir ülke. Yani elimizde bir “fazla para” yokken, birikmiş bir servet yokken, nasıl oluyor da bir anda 360 milyar dolarlık bir fonumuz oluyor? Cevap açık: Bu fon, bütçe fazlasını yönetmek için değil, mevcut kamu şirketlerini tek çatı altında toplayıp bunları finansal bir enstrümana dönüştürmek için kuruldu. Kuruluş kanununda amaç; “kamuya ait varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik yatırımlara iştirak etmek” olarak yazıyor. Kağıt üzerinde bu, “şirketleri hazine karmaşasından ayırıp daha esnek ve hızlı yönetmek, ölçek ekonomisi yaratmak, uzun vadeli projelere kaynak sağlamak” gibi olumlu argümanlarla sunuluyor. Nitekim Ziraat, Vakıf ve Güneş Sigorta birleşip Türkiye Sigorta çatısı altında toplanıyor; kâğıt üzerinde rasyonel görülebilecek adımlar bunlar. Ancak asıl mesele, bu büyüklükteki kamu varlığının hangi denetim ve şeffaflık standartlarıyla yönetildiği. Çünkü fon özel hukuka tabi olunca, kamu ihale sisteminden çıkarak normal bir holding gibi hareket edebiliyor. Devlet kurumları bir kalem bile alırken herkese açık ihale açmak zorunda; en düşük fiyatı verenle çalışmak zorunda; aksi durumda “kamu zararına sebep olmak”tan yargılanma riski var. Oysa Varlık Fonu, özel şirket gibi davranabildiği için, bir mal veya hizmeti isterse eşine, dostuna, piyasanın üzerinde bir bedelle alabilir; yüksek maaşlar ödeyebilir; bütün bunlar “ticari karar” sayıldığı için kamu hukuku anlamında doğrudan hesap sorulamaz hale geliyor. Aynı şekilde, elindeki şirket hisselerini satarken de herkese açık ihale yapmak zorunda değil; Borsa İstanbul’un %10’luk hissesinin Katar’a satılmasında olduğu gibi, kapalı kapılar ardında, kamuoyunun fiyat ve şartlara tam vakıf olamadığı işlemler yapılabiliyor. Daha kritik taraf ise borçlanma boyutu. Normalde devlet hazinesi borçlandığında, tahvil çıkarır, ama kamu şirketlerini tek tek ipotek gösteremez; ödeyemezse gelip kimse köprüyü, havaalanını, bankayı elinden alamaz. Varlık Fonu ise topladığı bu 34 şirketi fiilen teminat gibi kullanabilir. Yabancı yatırımcıya mesaj şu olabilir: “Türkiye hazinesi sıkıntılı ama bak, Türk Hava Yolları, Ziraat, Turkcell gibi kârlı şirketleri fon altında topladım; sana ödemede sıkıntı olursa bu şirketlerin gelirlerini rehber alabiliriz.” Bu noktada fon, kanunda da yazdığı gibi “dış kaynak temin etmenin”, yani borç bulmanın aracı haline geliyor. Eski başkanın kendi ifadesiyle, fon bir “borçlanma programı”. Bugün Türkiye Varlık Fonu, devlet hazinesinden bağımsız şekilde Eurobond ihraç ediyor; adeta “paralel bir hazine” gibi çalışıyor. Hazinenin her kuruşu Meclis’te bütçe görüşmelerine konu olurken, fonun borçlanma yapısı ve parasının nerelere aktarıldığı aynı seviyede tartışmaya açılmıyor. Denetim mekanizması, daha çok uluslararası derecelendirme kuruluşlarının finansal raporlarına ve Ticaret Kanunu kapsamındaki teknik denetime dayanıyor. Yani “kar ediyor mu, bilanço tutuyor mu?” sorusuna bakılıyor; “kamu yararı gözetiliyor mu, kaynaklar eşe dosta mı aktarılıyor?” sorusu bu çerçevede doğrudan masada değil. Yetkinin tek elde toplanmasının somut sonuçları da var. Varlık Fonu Başkanı olan Cumhurbaşkanı, aynı zamanda THY, Ziraat, Türk Telekom gibi stratejik şirketlerin de karar mekanizmasında belirleyici. Bu, bir yandan hızlı karar alma imkanı sağlayabilir; ama öte yandan çok büyük güç yoğunlaşması demektir. Örneğin dev uçak alımları, maden iş birlikleri, enerji şirketleri üzerinden yapılacak anlaşmalar hem dış politika, hem iç siyaset, hem de ekonomi alanında pazarlık konusu olabilir. Bu tür kararların etik, şeffaf ve kamu yararına uygun olup olmadığını denetleyecek bağımsız, güçlü mekanizmaların yokluğu ise en temel risk. PTT ve alt şirketleri örneği de bu riskin küçük bir yansıması. Zarar eden bağlı şirketler, başarısız projeler, kimlere ne kadar ödeme yapıldığı bilinmeyen yazılım girişimleri… Bütün bunların detayına toplum erişemiyor. Çünkü PTT de bir anonim şirket, ona sahip olan Varlık Fonu da anonim şirket ve özel hukuka tabi; yani klasik kamu hesap sorulabilirliğinin sınırları burada ciddi biçimde daralıyor. Özetle: Türkiye Varlık Fonu, Türkiye’nin en değerli kamu varlıklarını tek çatı altında toplayan ve özel hukuk zırhı ile çalışan, devasa büyüklükte bir “paralel hazine” gibi işliyor. Kuruluş gerekçesi “stratejik yatırımlar, dış kaynak, ölçek ekonomisi” gibi kulağa makul hedeflere dayanıyor; fakat pratikte, denetimin zayıflığı, şeffaflık eksikliği ve siyasi iradeye mutlak bağlılık, bu yapıyı hem ekonomik hem de demokratik açıdan tartışmalı hale getiriyor. Kamuya ait olan bu büyük servetin nasıl yönetildiğini bilmek, sorgulamak ve denetlenmesini istemek de, aslında bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en doğal hakkı. Derleme kaynağı - https://www.youtube.com/watch?v=gEcRY4cmhe8    

Neye benziyor ?

$ 360 Milyarı Tek Başına Yönetiyor ?

Türkiye’nin en büyük şirketi aslında tek bir şirket değil, Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) altında toplanmış dev bir yapı. Ziraat, Vakıf, Halk Bankası; Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Turkcell; PTT, BOTAŞ, Türkiye Petrolleri, Çaykur, Eti Maden gibi toplam 34 şirket bu fonda. Bugün fonun büyüklüğü 360 milyar doları aşıyor ve bu haliyle dünyadaki en büyük 10 varlık fonu arasına girmiş durumda. Türkiye’nin 2024 GSYH’sinin kabaca 1,3 trilyon dolar olduğu düşünülürse, bu fon milli gelirin yaklaşık %30’una denk gelen bir büyüklüğü yönetiyor.

Bu dev yapı çok eski değil; 15 Temmuz darbe girişiminden sadece bir ay sonra, 19 Ağustos 2016’da çıkarılan bir kanunla kuruldu. Kısa sürede de hazinedeki pek çok kamu şirketi tek tek bu fona devredildi. Yani “devletin malı” olan şirketler sağ cepten alınıp sol cebe konulmuş gibi görünüyor; ama bu “sol cep”, hukuken artık bambaşka kurallara tabi. Varlık Fonu’nun yönetim kurulu başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan, diğer üyelerin tamamını da yine kendisi atıyor. Böylece hem fonun hem de fonun çoğunluk hisselerine sahip olduğu şirketlerin yönetim iradesi tek elde toplanmış durumda.

Türkiye Varlık Fonu, sıradan bir kamu kurumu değil; özel hukuka tabi bir anonim şirket. Yani kamu hukukunun getirdiği pek çok kural ve sınırlamadan muaf. Sayıştay denetimi, klasik kamu ihale kuralları, “kamu yararı” yükümlülüğü gibi mekanizmalar büyük ölçüde devre dışı. Bu noktada “Madem şirketler zaten devlete aitti, niye hazineden alıp fona koydunuz?” sorusu önem kazanıyor.

Dünyada ulusal varlık fonları genellikle fazla parası olan ülkelerin kurduğu yapılardır. Petrol ve doğalgaz gibi emtia satan Norveç, Körfez ülkeleri; cari fazla veren Çin, Singapur, Güney Kore gibi ülkeler bu fonlarla gelir fazlalarını geleceğe aktarmaya çalışırlar. Norveç’in varlık fonu 2 trilyon dolar civarında ve petrol gelir fazlasının birikimidir. Türkiye ise tam tersine, yıllardır bütçe açığı veren, ne petrol zengini ne de cari fazlacı bir ülke. Yani elimizde bir “fazla para” yokken, birikmiş bir servet yokken, nasıl oluyor da bir anda 360 milyar dolarlık bir fonumuz oluyor? Cevap açık: Bu fon, bütçe fazlasını yönetmek için değil, mevcut kamu şirketlerini tek çatı altında toplayıp bunları finansal bir enstrümana dönüştürmek için kuruldu.

Kuruluş kanununda amaç; “kamuya ait varlıkları ekonomiye kazandırmak, dış kaynak temin etmek, stratejik yatırımlara iştirak etmek” olarak yazıyor. Kağıt üzerinde bu, “şirketleri hazine karmaşasından ayırıp daha esnek ve hızlı yönetmek, ölçek ekonomisi yaratmak, uzun vadeli projelere kaynak sağlamak” gibi olumlu argümanlarla sunuluyor. Nitekim Ziraat, Vakıf ve Güneş Sigorta birleşip Türkiye Sigorta çatısı altında toplanıyor; kâğıt üzerinde rasyonel görülebilecek adımlar bunlar. Ancak asıl mesele, bu büyüklükteki kamu varlığının hangi denetim ve şeffaflık standartlarıyla yönetildiği.

Çünkü fon özel hukuka tabi olunca, kamu ihale sisteminden çıkarak normal bir holding gibi hareket edebiliyor. Devlet kurumları bir kalem bile alırken herkese açık ihale açmak zorunda; en düşük fiyatı verenle çalışmak zorunda; aksi durumda “kamu zararına sebep olmak”tan yargılanma riski var. Oysa Varlık Fonu, özel şirket gibi davranabildiği için, bir mal veya hizmeti isterse eşine, dostuna, piyasanın üzerinde bir bedelle alabilir; yüksek maaşlar ödeyebilir; bütün bunlar “ticari karar” sayıldığı için kamu hukuku anlamında doğrudan hesap sorulamaz hale geliyor. Aynı şekilde, elindeki şirket hisselerini satarken de herkese açık ihale yapmak zorunda değil; Borsa İstanbul’un %10’luk hissesinin Katar’a satılmasında olduğu gibi, kapalı kapılar ardında, kamuoyunun fiyat ve şartlara tam vakıf olamadığı işlemler yapılabiliyor.

Daha kritik taraf ise borçlanma boyutu. Normalde devlet hazinesi borçlandığında, tahvil çıkarır, ama kamu şirketlerini tek tek ipotek gösteremez; ödeyemezse gelip kimse köprüyü, havaalanını, bankayı elinden alamaz. Varlık Fonu ise topladığı bu 34 şirketi fiilen teminat gibi kullanabilir. Yabancı yatırımcıya mesaj şu olabilir: “Türkiye hazinesi sıkıntılı ama bak, Türk Hava Yolları, Ziraat, Turkcell gibi kârlı şirketleri fon altında topladım; sana ödemede sıkıntı olursa bu şirketlerin gelirlerini rehber alabiliriz.” Bu noktada fon, kanunda da yazdığı gibi “dış kaynak temin etmenin”, yani borç bulmanın aracı haline geliyor. Eski başkanın kendi ifadesiyle, fon bir “borçlanma programı”.

Bugün Türkiye Varlık Fonu, devlet hazinesinden bağımsız şekilde Eurobond ihraç ediyor; adeta “paralel bir hazine” gibi çalışıyor. Hazinenin her kuruşu Meclis’te bütçe görüşmelerine konu olurken, fonun borçlanma yapısı ve parasının nerelere aktarıldığı aynı seviyede tartışmaya açılmıyor. Denetim mekanizması, daha çok uluslararası derecelendirme kuruluşlarının finansal raporlarına ve Ticaret Kanunu kapsamındaki teknik denetime dayanıyor. Yani “kar ediyor mu, bilanço tutuyor mu?” sorusuna bakılıyor; “kamu yararı gözetiliyor mu, kaynaklar eşe dosta mı aktarılıyor?” sorusu bu çerçevede doğrudan masada değil.

Yetkinin tek elde toplanmasının somut sonuçları da var. Varlık Fonu Başkanı olan Cumhurbaşkanı, aynı zamanda THY, Ziraat, Türk Telekom gibi stratejik şirketlerin de karar mekanizmasında belirleyici. Bu, bir yandan hızlı karar alma imkanı sağlayabilir; ama öte yandan çok büyük güç yoğunlaşması demektir. Örneğin dev uçak alımları, maden iş birlikleri, enerji şirketleri üzerinden yapılacak anlaşmalar hem dış politika, hem iç siyaset, hem de ekonomi alanında pazarlık konusu olabilir. Bu tür kararların etik, şeffaf ve kamu yararına uygun olup olmadığını denetleyecek bağımsız, güçlü mekanizmaların yokluğu ise en temel risk.

PTT ve alt şirketleri örneği de bu riskin küçük bir yansıması. Zarar eden bağlı şirketler, başarısız projeler, kimlere ne kadar ödeme yapıldığı bilinmeyen yazılım girişimleri… Bütün bunların detayına toplum erişemiyor. Çünkü PTT de bir anonim şirket, ona sahip olan Varlık Fonu da anonim şirket ve özel hukuka tabi; yani klasik kamu hesap sorulabilirliğinin sınırları burada ciddi biçimde daralıyor.

Özetle: Türkiye Varlık Fonu, Türkiye’nin en değerli kamu varlıklarını tek çatı altında toplayan ve özel hukuk zırhı ile çalışan, devasa büyüklükte bir “paralel hazine” gibi işliyor. Kuruluş gerekçesi “stratejik yatırımlar, dış kaynak, ölçek ekonomisi” gibi kulağa makul hedeflere dayanıyor; fakat pratikte, denetimin zayıflığı, şeffaflık eksikliği ve siyasi iradeye mutlak bağlılık, bu yapıyı hem ekonomik hem de demokratik açıdan tartışmalı hale getiriyor. Kamuya ait olan bu büyük servetin nasıl yönetildiğini bilmek, sorgulamak ve denetlenmesini istemek de, aslında bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en doğal hakkı.

Derleme kaynağı - https://www.youtube.com/watch?v=gEcRY4cmhe8

 

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.