Seçmece
Köşe Yazarı
Seçmece
 

irana kafa tutmak

      Asıl Hedef Türkiye Trump, Erdoğan'ı övüyor ve Türkiye'ye F-35 savaş uçaklarının verilmesi ihtimalinden bahsediyor. Öte yandan İsrail cephesinde gelişmeler yaşanıyorken bugün İsrail Bilim ve Teknoloji Bakanı "İran rejiminin er ya da geç çökeceğine hiç şüphem yok, İran rejimi ortadan kalktıktan sonra önümüzde Türk hanedanı Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden canlanma hırsı olacak. Bu yapı nüfuzunu genişletmeye ve etkisini yaymaya çalışacaktır. Türkiye'nin sınırlarının ötesine taşan hedefleri ve bölgeye kendi vizyonuna göre liderlik etme isteği nedeniyle gelecekte İsrail vatandaşları için gerçek bir tehdit oluşturacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur, İsrail her zaman her türlü tehdide karşı hazırlıklıdır ve Türkiye'nin gelecekte gerçekten tehdit oluşturabilecek yeni bir cepheye dönüştüğüne dair hiçbir şüphe yoktur" dedi. Buyur burdan yak misali: Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar da bugün hükümetten, Türkiye'ye F-35 satışı ihtimaline misilleme olarak sözde Ermeni Soykırımı'nı resmen tanımasını talep etti. Netanyahu bunu kişisel olarak daha önce kabul etmişti ancak İsrail devleti resmî olarak tanımış değil.  Bu girişimin, Trump'ın Türkiye'ye F-35 satmayı değerlendirmesine karşı bir tepki olduğu belirtiliyor.  Bu durumda nsanların İran savaşının bittiğini düşünmesi, Hatta kara para cenneti – herşeyiyle yapay Dubai'de yaşayan insanların geleceklerini iki kez düşünmeleri gerek. Çünkü İran'la yaşanan çatışma kesinlikle sona ermiş değil. İran, İsrail'in Kuzey Lübnan'daki saldırılarına karşılık olarak İsrail'e büyük çaplı bir füze saldırısı düzenledi. İsrailli bakanın söylediklerinde:  Sanki İran rejiminin kaçınılmaz biçimde çökeceğini ve Amerikan-İsrail askeri gücü tarafından devrileceğini varsayıyor.  Öncelikle şu gerçeği kabul etmeliyiz: İran güçlüdür. Hatta hem askerî hem de siyasî açıdan savaş başlamadan öncekinden daha güçlü bir konumdadır.  Ekonomik nedenlerle de çökecek gibi görünmüyor.  Çünkü arkasında China, Russia ve başka güçlü müttefikler bulunuyor.  Gerçek şu ki...  İsrail devletinin varlığı açısından tarih boyunca en ciddi tehdit İran değil, Türkiye olmuştur. İsrail aslında İran'la bu savaşı gereksiz yere kışkırttı.  İran'ın İsrail'le savaşması zorunlu değildi.  İsrail, Şii ekseni ve sözde "direniş ekseni" ile yıllar önce barış yapabilirdi. Fakat bu fırsat kaçırıldı.  İsrail açısından bakıldığında endişelenmek için güçlü nedenler var. Çünkü artık bölgenin en güçlü iki devleti, genel hatlarıyla, açık biçimde İsrail karşıtı bir çizgide bulunuyor. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. İsrail'in karşısında artık yalnızca İran değil, aynı zamanda Türkiye de bulunuyor. Trump son dönemde Sayın Erdoğan'a çeşitli vaatlerde bulunuyor. Bunun temel nedeni, Türkiye'nin bu çatışmanın içine doğrudan girmesini engellemeye çalışmasıdır. Aynı zamanda İran ile Türkiye'nin arasını açmayı hedeflediği de oldukça açık. Yakın zamanda ortaya atılan fikirlerden biri de, Suriye'deki Sünni İslamcı grupların Lübnan'a gönderilerek Hizbullah'a karşı savaştırılmasıydı.  Normal şartlarda İsrail böyle bir planı memnuniyetle karşılayabilirdi. Çünkü İsrail açısından Müslüman grupların birbirleriyle çatışması stratejik bir avantaj olarak görülür ve geçmişte de bunun teşvik edildiği birçok örnek yaşandı. Ancak burada önemli bir sorun ortaya çıkıyor.  Bu plan uygulanırsa, Türkiye'nin etkisi altındaki unsurlar doğrudan Lübnan'a girmiş olacak.  Türkiye bugün Lübnan sınırının hemen kuzeyinde; Suriye'de, İran'da ve Azerbaycan'da yaşanan gelişmeleri dikkatle izliyor uygun zamanı bekliyor.  Çünkü Türkiye açısından asıl büyük mesele Kürtler ve olası bir Kürdistan'ın ortaya çıkmasıdır.  İran ile Türkiye'nin üzerinde tam anlamıyla uzlaştıkları tek konu budur.  İki ülke de asla ilerde ABD – İsrail için vekalet savaşlarında kullanılacak bağımsız bir Kürdistan istemiyor. Trump'ın Lübnan'a göndermeyi düşündüğü bu silahlı gruplar konusunda söylediği "Erdoğan benim dostumdur. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz !" şeklindeki tuhaf – Türkiyenin ‘nedir bu rezil konuşma tarzı ?’ diye soramadığı ifadeler ise uluslararası ilişkilerin doğasına tamamen aykırıdır. Aslında Uluslararası siyasette dostluk diye bir kavram yoktur.  Yalnızca çıkarlar vardır. Peki Türkiye'nin çıkarı nedir?  İsrailli bakan bunu aslında doğru biçimde tarif etti. Türkiye, Suriye'yi tarihsel olarak kendi doğal etki alanı olarak görüyor. Kuzey Irak da Ankara'nın gözünde aynı kapsamdadır. Amerikalı komutanlarla yapılan görüşmelerde Türk generaller açıkça "Erbil - Kerkük birer Türk şehridir" dediler. Ayrıca Arap Yarımadası'nın büyük bölümünü yüzyıllar boyunca yöneten güç de Türkler olmuştur.  Dolayısıyla Türkiye'nin tarihsel hafızasında bu coğrafya hâlâ önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle Türkiye'nin bölgede daha fazla söz sahibi olma arzusu tamamen gerçek bir stratejik hedeftir. Aklı başında her müslüman Türk, ruhlarını satmış Arap devletlerinin İsrail karşısında etkili bir direnç gösterememesinden ciddi rahatsız.  İran'ın kendisini İslam dünyasının lideri ve İsrail'e karşı direnişin öncüsü konumuna getirmesi de Türkiye açısından kolay kabul edilen bir durum değildir. Birincisi, Türkiye'nin NATO üyeliği önemlidir ancak belirleyici değildir.  Türkiye'nin tarihî, kültürel ve jeopolitik yönelimi esas olarak Orta Doğu ve Orta Asya'yadır.  Türkiye geleceğini Avrupa'dan çok bu bölgelerde arıyor.  Bu nedenle bütün politikayı yalnızca NATO üzerinden okumak doğru değildir. İkinci olarak ise Türkiye Rusya ile savaşmak isteyen bir ülke değildir.  Tam tersine, Moskova ile ilişkilerini dikkatle geliştirmeye çalışmaktadır.  Rusya da Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istemektedir. İki ülke tarih boyunca yüzlerce kez savaşmış olsa da artık bunun kimseye fayda sağlamadığını görüyorlar. Kemalist’lerin bugün bile bölgede en güçlü aktörlerden biri olduklarına inandıkları Türkiye tam da böyle bir dönemde Trump, İsrail'e kısa vadeli fayda sağlayacağını düşündüğü bazı planlar kuruyor.  Ancak İsrailliler bile zaman zaman ona dönüp "Türkiye'yi Kuzey Lübnan'a mı davet ediyorsun? Aklını mı kaçırdın?"  diye tepki veriyor.  İranlılar ise bütün bu gelişmeleri izleyerek Amerikalıların bölgeyi ve bölgenin insanlarını yeterince anlamadığını düşünüyor. Bu eleştirilerde haklı oldukları yönler var. Trump'ın açıklamalarını dinliyorsunuz.  Ardından başka Amerikan yetkililerinin açıklamalarını dinliyorsunuz.  Ortada birbirini tamamlayan tutarlı bir strateji görmek zor. Şu an Washington'da net biçimde görülen tek hedef, İsrail'e destek vermek gibi görünüyor. Fakat Trump'ın, Suriye'deki grupların Hizbullah'a karşı kullanılabileceğini söylemesi gerçekçi gelmedi. Kendi aklına geleni söylemiş gibi düşünüldü. Fakat daha sonra aynı fikri yeniden dile getirdi. Ardından da Suriye ordusunun Lübnan sınırında askerî yığınak yaptığına dair haberler çıktı. Üstelik bunun Trump'ın açıklamalarından sonra hız kazandığı ileri sürülüyordu.  Bu çok endişelendirici.  Çünkü bugün Suriye'nin çok güçlü bir ordusu da yok. Esad yönetiminin devrilmesinden sonra İsrail, Suriye'nin askerî altyapısının önemli bölümünü bombaladı. Bazıları bunun tamamen tedbir amaçlı hazırlık, Lübnan'daki Esad yanlısı grupların Suriye'ye yönelik olası hareketlerine karşı yapılıyor. Başka bir görüş ise sınırdaki yoğun uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle askerî tedbir alındığını savunuyor. Diğer bazı uzmanlar ise bunun, Hizbullah'a Suriye üzerinden silah sevkiyatını engellemek amacı taşıdığını düşünüyor.  Daha sonra Trump'ın basına yaptığı açıklamalarda Erdoğan'dan övgüyle söz ediyor ve F-35 savaş uçaklarının Türkiye'ye verilmesini değerlendirdiklerini ifade ederken Acaba "Ben sana F-35'leri vereceğim; sen de Suriye'deki müttefiklerini Lübnan'a gönderip Hizbullah'a karşı kullan" pazarlık ihtimali var mı?  Kemalistler Ankara'nın da doğrudan böyle bir çatışmaya girmek istemesede Trump bunu başarabilir mi? Erdoğan böyle bir plana onay verir mi? Yıllardır rezil olan alamadıkları uçaklara paralarını kaptıran Türkiye kendi savaş uçağını üretmek istiyor. Ancak gerekli motorları henüz yerli olarak üretecek kapasiteye sahip değil. Trump, Türkiye'nin geliştirdiği yeni savaş uçağı KAAN için kullanılacak 700 milyon dolar değerindeki General Electric jet motorlarının satışına onay verdi.   Dolayısıyla bu satış Ankara açısından büyük önem taşıyor.  Fakat Trump bütün bunları belirli bir sonuca ulaşmak için yapıyor.  İsrail Bilim ve Teknoloji Bakanı gibi bazı İsrailliler de sürekli aynı düşünceyi savunuyor İran ile Türkiyeyi birbirleriyle çatıştıralım "Ne kadar çok savaşırlar, bizim için o kadar iyi olur" Bu anlayış uzun zamandır varlığını sürdürüyor.. Kürtler konusunda geçmişte yaşananlara benzer bir durumda aslında kaçınılmaz olanı yalnızca geciktiriyor. Fakat ABD açısından bölgede daha büyük hatalar yapmadan tek çözümün tek taraflı olarak bölgeden çekilmesi olduğudur. Trump da aslında elindeki tablonun ne kadar kötü olduğunun farkında. Bundan hiç memnun değil. Bir toplantıda  "Bu mutabakatı neden imzalıyorsunuz? Bunun size bir faydası yok" denildiğinde "Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak zorundayız" cevabını verdi: Haklıydı çünkü Hürmüz Boğazı kapanırsa dünya ekonomisi büyük bir durgunluğa, hatta küresel bir depresyona sürüklenebilir.  Trump bunun farkında.  Ancak aynı zamanda büyük bir baskı altında tam anlamıyla bağımsız hareket edemiyor. Hâlâ dönüp Netanyahu'ya hesap vermek zorunda hissediyor. Ayrıca Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de belirli aralıklarla Netanyahu ile görüştü. İsrail açısından bakıldığında ise Amerika ile İran arasında yapılacak ve çatışmayı sona erdirecek herhangi bir anlaşma, İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor. Çünkü İsrail'in temel hedefi İran'ın gücünü tamamen ortadan kaldırmak.  Ve bu hedefe ulaşmak için kullanılacak ana askerî güç olarak Amerika'yı görüyor.  İsrail'in attığı birçok adımın amacı da ABD'yi yeniden savaşa çekmektir. Trump ise bütün bu denklemi kendi istediği şekilde yönetebileceğini düşünüyor.  Fakat bunun mümkün olduğuna kimse inanmıyor.  O, Türkiye'nin desteğini kısa vadeli hedefleri için satın alabileceğini sanıyor.  Fakat bunun başarılı olacağını düşünülmüyormüyor. Son birkaç haftadır Amerika'nın bölgeden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını gösteren bazı işaretler görüyoruz.  Örneğin Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Trump'ın son dönemde İsrail'e yönelik kullandıkları dil eskisinden farklı. Türkiye'ye F-35 verilmesinin konuşulması da bunun bir örneği. İsraillilerin bu ihtimalden hiç hoşlanmadıkları açıkça görülüyor. Bütün bunlar acaba Trump yönetiminin gerçekten bölgeden çekilmeye hazırlandığının ilk sinyalleri olabilir mi? Kesinlikle olabilir. Washington'da çok sayıda kişi artık Amerika'nın bu bölgeden çıkması gerektiğini biliyor.  Çünkü bugün şu soruyla karşı karşıyayız: Bundan sonra ne yapacağız? Dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz. Ama İran karşısında askerî gücünüzün istediğiniz sonucu üretemediğini gördünüz.  Amerikan askerleri görevlerini yerine getirdiler fakat sorun kullanılan askerî aracın yanlış olmasıydı. Aslında savaş başlamadan önce yapılması gereken çok basit bir değerlendirme vardı. Eğer dört yıldızlı bir general gerçekten görevini hakkıyla yapıyor olsaydı, Başkan'ın önüne İran haritasını koyar ve "önce İran'ın coğrafyasına bakalım" derdi. İran doğal bir kaledir. Yüzölçümü neredeyse Batı Avrupa kadar büyüktür. Nüfusu 90 milyonu aşmaktadır. Güneyinde geçilmesi son derece zor çöllerde ele geçireceğiniz birkaç şehir size savaşın sonucunu kazandırmaz. Çünkü ülkenin kritik merkezleri kuzeyde nerdeyse nüfusun yarısı Türk bölgeleri ise yüksek dağlarla çevrili, kolayca girmenin hiçbir yolu yoktur.  O zaman asıl soru şudur: Neyi bombalayacağız? Hangi hedefleri vurursanız İran halkı teslim olmayı - İsrail'in bütün taleplerini kabul edecek?  Bu soruların gerçekçi bir cevabı yoktu. Bu nedenle bu savaş hiç başlamamalıydı. Birilerinin çıkıp: "Bu plan çılgınlık, Bombalamak yerine müzakere edin, Askerî yöntemle sonuç alınamaz" demesi gerekiyordu.   Derleme Kaynağı - https://www.youtube.com/watch?v=D0AOWEcmmKI

irana kafa tutmak

 

 

 

Asıl Hedef Türkiye

Trump, Erdoğan'ı övüyor ve Türkiye'ye F-35 savaş uçaklarının verilmesi ihtimalinden bahsediyor. Öte yandan İsrail cephesinde gelişmeler yaşanıyorken bugün İsrail Bilim ve Teknoloji Bakanı "İran rejiminin er ya da geç çökeceğine hiç şüphem yok, İran rejimi ortadan kalktıktan sonra önümüzde Türk hanedanı Osmanlı İmparatorluğu'nun yeniden canlanma hırsı olacak. Bu yapı nüfuzunu genişletmeye ve etkisini yaymaya çalışacaktır. Türkiye'nin sınırlarının ötesine taşan hedefleri ve bölgeye kendi vizyonuna göre liderlik etme isteği nedeniyle gelecekte İsrail vatandaşları için gerçek bir tehdit oluşturacağı konusunda hiçbir şüphe yoktur, İsrail her zaman her türlü tehdide karşı hazırlıklıdır ve Türkiye'nin gelecekte gerçekten tehdit oluşturabilecek yeni bir cepheye dönüştüğüne dair hiçbir şüphe yoktur" dedi.

Buyur burdan yak misali: Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar da bugün hükümetten, Türkiye'ye F-35 satışı ihtimaline misilleme olarak sözde Ermeni Soykırımı'nı resmen tanımasını talep etti. Netanyahu bunu kişisel olarak daha önce kabul etmişti ancak İsrail devleti resmî olarak tanımış değil.  Bu girişimin, Trump'ın Türkiye'ye F-35 satmayı değerlendirmesine karşı bir tepki olduğu belirtiliyor.  Bu durumda nsanların İran savaşının bittiğini düşünmesi, Hatta kara para cenneti – herşeyiyle yapay Dubai'de yaşayan insanların geleceklerini iki kez düşünmeleri gerek. Çünkü İran'la yaşanan çatışma kesinlikle sona ermiş değil. İran, İsrail'in Kuzey Lübnan'daki saldırılarına karşılık olarak İsrail'e büyük çaplı bir füze saldırısı düzenledi.

İsrailli bakanın söylediklerinde:  Sanki İran rejiminin kaçınılmaz biçimde çökeceğini ve Amerikan-İsrail askeri gücü tarafından devrileceğini varsayıyor.  Öncelikle şu gerçeği kabul etmeliyiz: İran güçlüdür. Hatta hem askerî hem de siyasî açıdan savaş başlamadan öncekinden daha güçlü bir konumdadır.  Ekonomik nedenlerle de çökecek gibi görünmüyor.  Çünkü arkasında China, Russia ve başka güçlü müttefikler bulunuyor.  Gerçek şu ki...  İsrail devletinin varlığı açısından tarih boyunca en ciddi tehdit İran değil, Türkiye olmuştur.

İsrail aslında İran'la bu savaşı gereksiz yere kışkırttı.  İran'ın İsrail'le savaşması zorunlu değildi.  İsrail, Şii ekseni ve sözde "direniş ekseni" ile yıllar önce barış yapabilirdi. Fakat bu fırsat kaçırıldı.  İsrail açısından bakıldığında endişelenmek için güçlü nedenler var. Çünkü artık bölgenin en güçlü iki devleti, genel hatlarıyla, açık biçimde İsrail karşıtı bir çizgide bulunuyor. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. İsrail'in karşısında artık yalnızca İran değil, aynı zamanda Türkiye de bulunuyor.

Trump son dönemde Sayın Erdoğan'a çeşitli vaatlerde bulunuyor. Bunun temel nedeni, Türkiye'nin bu çatışmanın içine doğrudan girmesini engellemeye çalışmasıdır. Aynı zamanda İran ile Türkiye'nin arasını açmayı hedeflediği de oldukça açık. Yakın zamanda ortaya atılan fikirlerden biri de, Suriye'deki Sünni İslamcı grupların Lübnan'a gönderilerek Hizbullah'a karşı savaştırılmasıydı.  Normal şartlarda İsrail böyle bir planı memnuniyetle karşılayabilirdi. Çünkü İsrail açısından Müslüman grupların birbirleriyle çatışması stratejik bir avantaj olarak görülür ve geçmişte de bunun teşvik edildiği birçok örnek yaşandı.

Ancak burada önemli bir sorun ortaya çıkıyor.  Bu plan uygulanırsa, Türkiye'nin etkisi altındaki unsurlar doğrudan Lübnan'a girmiş olacak.  Türkiye bugün Lübnan sınırının hemen kuzeyinde; Suriye'de, İran'da ve Azerbaycan'da yaşanan gelişmeleri dikkatle izliyor uygun zamanı bekliyor.  Çünkü Türkiye açısından asıl büyük mesele Kürtler ve olası bir Kürdistan'ın ortaya çıkmasıdır.  İran ile Türkiye'nin üzerinde tam anlamıyla uzlaştıkları tek konu budur.  İki ülke de asla ilerde ABD – İsrail için vekalet savaşlarında kullanılacak bağımsız bir Kürdistan istemiyor.

Trump'ın Lübnan'a göndermeyi düşündüğü bu silahlı gruplar konusunda söylediği "Erdoğan benim dostumdur. Birbirimizi çok iyi anlıyoruz !" şeklindeki tuhaf – Türkiyenin ‘nedir bu rezil konuşma tarzı ?’ diye soramadığı ifadeler ise uluslararası ilişkilerin doğasına tamamen aykırıdır. Aslında Uluslararası siyasette dostluk diye bir kavram yoktur.  Yalnızca çıkarlar vardır. Peki Türkiye'nin çıkarı nedir?  İsrailli bakan bunu aslında doğru biçimde tarif etti. Türkiye, Suriye'yi tarihsel olarak kendi doğal etki alanı olarak görüyor.

Kuzey Irak da Ankara'nın gözünde aynı kapsamdadır. Amerikalı komutanlarla yapılan görüşmelerde Türk generaller açıkça "Erbil - Kerkük birer Türk şehridir" dediler. Ayrıca Arap Yarımadası'nın büyük bölümünü yüzyıllar boyunca yöneten güç de Türkler olmuştur.  Dolayısıyla Türkiye'nin tarihsel hafızasında bu coğrafya hâlâ önemli bir yer tutuyor. Bu nedenle Türkiye'nin bölgede daha fazla söz sahibi olma arzusu tamamen gerçek bir stratejik hedeftir. Aklı başında her müslüman Türk, ruhlarını satmış Arap devletlerinin İsrail karşısında etkili bir direnç gösterememesinden ciddi rahatsız.  İran'ın kendisini İslam dünyasının lideri ve İsrail'e karşı direnişin öncüsü konumuna getirmesi de Türkiye açısından kolay kabul edilen bir durum değildir.

Birincisi, Türkiye'nin NATO üyeliği önemlidir ancak belirleyici değildir.  Türkiye'nin tarihî, kültürel ve jeopolitik yönelimi esas olarak Orta Doğu ve Orta Asya'yadır.  Türkiye geleceğini Avrupa'dan çok bu bölgelerde arıyor.  Bu nedenle bütün politikayı yalnızca NATO üzerinden okumak doğru değildir.

İkinci olarak ise Türkiye Rusya ile savaşmak isteyen bir ülke değildir.  Tam tersine, Moskova ile ilişkilerini dikkatle geliştirmeye çalışmaktadır.  Rusya da Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istemektedir. İki ülke tarih boyunca yüzlerce kez savaşmış olsa da artık bunun kimseye fayda sağlamadığını görüyorlar.

Kemalist’lerin bugün bile bölgede en güçlü aktörlerden biri olduklarına inandıkları Türkiye tam da böyle bir dönemde Trump, İsrail'e kısa vadeli fayda sağlayacağını düşündüğü bazı planlar kuruyor.  Ancak İsrailliler bile zaman zaman ona dönüp "Türkiye'yi Kuzey Lübnan'a mı davet ediyorsun? Aklını mı kaçırdın?"  diye tepki veriyor.  İranlılar ise bütün bu gelişmeleri izleyerek Amerikalıların bölgeyi ve bölgenin insanlarını yeterince anlamadığını düşünüyor.

Bu eleştirilerde haklı oldukları yönler var. Trump'ın açıklamalarını dinliyorsunuz.  Ardından başka Amerikan yetkililerinin açıklamalarını dinliyorsunuz.  Ortada birbirini tamamlayan tutarlı bir strateji görmek zor. Şu an Washington'da net biçimde görülen tek hedef, İsrail'e destek vermek gibi görünüyor. Fakat Trump'ın, Suriye'deki grupların Hizbullah'a karşı kullanılabileceğini söylemesi gerçekçi gelmedi. Kendi aklına geleni söylemiş gibi düşünüldü. Fakat daha sonra aynı fikri yeniden dile getirdi.

Ardından da Suriye ordusunun Lübnan sınırında askerî yığınak yaptığına dair haberler çıktı. Üstelik bunun Trump'ın açıklamalarından sonra hız kazandığı ileri sürülüyordu.  Bu çok endişelendirici.  Çünkü bugün Suriye'nin çok güçlü bir ordusu da yok. Esad yönetiminin devrilmesinden sonra İsrail, Suriye'nin askerî altyapısının önemli bölümünü bombaladı.

Bazıları bunun tamamen tedbir amaçlı hazırlık, Lübnan'daki Esad yanlısı grupların Suriye'ye yönelik olası hareketlerine karşı yapılıyor. Başka bir görüş ise sınırdaki yoğun uyuşturucu kaçakçılığı nedeniyle askerî tedbir alındığını savunuyor. Diğer bazı uzmanlar ise bunun, Hizbullah'a Suriye üzerinden silah sevkiyatını engellemek amacı taşıdığını düşünüyor.  Daha sonra Trump'ın basına yaptığı açıklamalarda Erdoğan'dan övgüyle söz ediyor ve F-35 savaş uçaklarının Türkiye'ye verilmesini değerlendirdiklerini ifade ederken Acaba "Ben sana F-35'leri vereceğim; sen de Suriye'deki müttefiklerini Lübnan'a gönderip Hizbullah'a karşı kullan" pazarlık ihtimali var mı?  Kemalistler Ankara'nın da doğrudan böyle bir çatışmaya girmek istemesede Trump bunu başarabilir mi? Erdoğan böyle bir plana onay verir mi?

Yıllardır rezil olan alamadıkları uçaklara paralarını kaptıran Türkiye kendi savaş uçağını üretmek istiyor. Ancak gerekli motorları henüz yerli olarak üretecek kapasiteye sahip değil. Trump, Türkiye'nin geliştirdiği yeni savaş uçağı KAAN için kullanılacak 700 milyon dolar değerindeki General Electric jet motorlarının satışına onay verdi.   Dolayısıyla bu satış Ankara açısından büyük önem taşıyor.  Fakat Trump bütün bunları belirli bir sonuca ulaşmak için yapıyor. 

İsrail Bilim ve Teknoloji Bakanı gibi bazı İsrailliler de sürekli aynı düşünceyi savunuyor İran ile Türkiyeyi birbirleriyle çatıştıralım "Ne kadar çok savaşırlar, bizim için o kadar iyi olur" Bu anlayış uzun zamandır varlığını sürdürüyor.. Kürtler konusunda geçmişte yaşananlara benzer bir durumda aslında kaçınılmaz olanı yalnızca geciktiriyor. Fakat ABD açısından bölgede daha büyük hatalar yapmadan tek çözümün tek taraflı olarak bölgeden çekilmesi olduğudur. Trump da aslında elindeki tablonun ne kadar kötü olduğunun farkında. Bundan hiç memnun değil. Bir toplantıda  "Bu mutabakatı neden imzalıyorsunuz? Bunun size bir faydası yok" denildiğinde "Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak zorundayız" cevabını verdi:

Haklıydı çünkü Hürmüz Boğazı kapanırsa dünya ekonomisi büyük bir durgunluğa, hatta küresel bir depresyona sürüklenebilir.  Trump bunun farkında.  Ancak aynı zamanda büyük bir baskı altında tam anlamıyla bağımsız hareket edemiyor. Hâlâ dönüp Netanyahu'ya hesap vermek zorunda hissediyor. Ayrıca Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de belirli aralıklarla Netanyahu ile görüştü. İsrail açısından bakıldığında ise Amerika ile İran arasında yapılacak ve çatışmayı sona erdirecek herhangi bir anlaşma, İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak görülüyor.

Çünkü İsrail'in temel hedefi İran'ın gücünü tamamen ortadan kaldırmak.  Ve bu hedefe ulaşmak için kullanılacak ana askerî güç olarak Amerika'yı görüyor.  İsrail'in attığı birçok adımın amacı da ABD'yi yeniden savaşa çekmektir. Trump ise bütün bu denklemi kendi istediği şekilde yönetebileceğini düşünüyor.  Fakat bunun mümkün olduğuna kimse inanmıyor.  O, Türkiye'nin desteğini kısa vadeli hedefleri için satın alabileceğini sanıyor.  Fakat bunun başarılı olacağını düşünülmüyormüyor.

Son birkaç haftadır Amerika'nın bölgeden yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığını gösteren bazı işaretler görüyoruz.  Örneğin Başkan Yardımcısı J.D. Vance ile Trump'ın son dönemde İsrail'e yönelik kullandıkları dil eskisinden farklı. Türkiye'ye F-35 verilmesinin konuşulması da bunun bir örneği. İsraillilerin bu ihtimalden hiç hoşlanmadıkları açıkça görülüyor. Bütün bunlar acaba Trump yönetiminin gerçekten bölgeden çekilmeye hazırlandığının ilk sinyalleri olabilir mi?

Kesinlikle olabilir. Washington'da çok sayıda kişi artık Amerika'nın bu bölgeden çıkması gerektiğini biliyor.  Çünkü bugün şu soruyla karşı karşıyayız: Bundan sonra ne yapacağız? Dünyanın en güçlü ordusuna sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz. Ama İran karşısında askerî gücünüzün istediğiniz sonucu üretemediğini gördünüz.  Amerikan askerleri görevlerini yerine getirdiler fakat sorun kullanılan askerî aracın yanlış olmasıydı. Aslında savaş başlamadan önce yapılması gereken çok basit bir değerlendirme vardı. Eğer dört yıldızlı bir general gerçekten görevini hakkıyla yapıyor olsaydı, Başkan'ın önüne İran haritasını koyar ve "önce İran'ın coğrafyasına bakalım" derdi.

İran doğal bir kaledir. Yüzölçümü neredeyse Batı Avrupa kadar büyüktür. Nüfusu 90 milyonu aşmaktadır. Güneyinde geçilmesi son derece zor çöllerde ele geçireceğiniz birkaç şehir size savaşın sonucunu kazandırmaz. Çünkü ülkenin kritik merkezleri kuzeyde nerdeyse nüfusun yarısı Türk bölgeleri ise yüksek dağlarla çevrili, kolayca girmenin hiçbir yolu yoktur.  O zaman asıl soru şudur: Neyi bombalayacağız? Hangi hedefleri vurursanız İran halkı teslim olmayı - İsrail'in bütün taleplerini kabul edecek?  Bu soruların gerçekçi bir cevabı yoktu. Bu nedenle bu savaş hiç başlamamalıydı.

Birilerinin çıkıp: "Bu plan çılgınlık, Bombalamak yerine müzakere edin, Askerî yöntemle sonuç alınamaz" demesi gerekiyordu.

 

Derleme Kaynağı - https://www.youtube.com/watch?v=D0AOWEcmmKI

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.