Kayıp Çocuklar...
Bazen bir toplumun gerçek sınavı, en zayıfını nasıl koruduğuyla anlaşılır. Çocuklar bu sınavın en çıplak yerinde durur. Çünkü çocuk söz konusu olduğunda, ihmal de suç kadar ağırdır; sessizlik de bazen suça ortaklık kadar yıkıcıdır.
Son günlerde Jeffrey Epstein dosyasına ilişkin e-posta ve belge sızıntıları, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de tartışma yaratıyor. “Muazzam bir veri yağmuru” milyonlarca sayfa, sayısız yazışma, kodlu ifadeler, karartılmış bölümler… Eğer bu yığının içinden çocuklara ilişkin izler çıkıyorsa, konu magazin ya da komplo değil; doğrudan kamu güvenliği, insan ticareti ve geleceğimiz çocukların hayatıdır.
Türkiye açısından “yakıcı” kılan şey, yalnızca dış bağlantı iddiaları değil. Türkiye’nin kendi içinde yıllardır sürüp giden yara: TÜİK resmî verilerinde 2008–2016 arası 104 bin kayıp çocuklar demek; ihmal, istismar, suç şebekeleri, kaçakçılık, zorla çalıştırma, zorla fuhuş, organ ticareti ihtimalleri demektir. Ve işte tam burada toplumun öfkesini büyüten gerçek devreye girer: Büyük felaketlerde—deprem gibi—kayıp çocuk iddiaları gündeme geldiğinde, konunun sağlıklı biçimde araştırılmasında “devletin sessiz refleksi” güveni zedeler.
Bu tartışma yapılırken geçmişe dönük bazı iddialar da yeniden hatırlatılıyor. Örneğin, Ankara halkının Dinazor Parkıyla $ 748 MİLYON parasını buharlaştıran, AKePe kurucularından Bülent Arınç tarafından PARSELCİ denen Melih Gökçek’in 1989–1991 yılları arasında Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yönetici dönemine ilişkin “kurumdan çocuk kaçırıldığı/satıldığı” iddialarının basına yansıdığı şekliyle: Türkiye’de çocuk koruma sistemi, geçmişte de tartışmalı başlıklar üretmişti.
Epstein skandalındaki en yoğun “turizm–otel–yat–VIP çevre”Türkiye başlıklarında ağırlıklı olarak: Antalya / Belek / Rixos Premium isimleri e-posta yazışmalarında alttaki isimlerden bahsediliyor:
Fettah Tamince: Metinde, Epstein yazışmalarında adı geçtiği iddia edilen; ayrıca geçmişte bazı soruşturma iddialarıyla anılan bir iş insanı olarak anlatılıyor. Burada dikkat: Bu tür bir metinde doğru dil “şudur budur” değil; “adı geçtiği iddia ediliyor / soruşturma iddiası anlatılıyor / kamuoyuna yansıyan dosyalar hatırlatılıyor” olmalıdır.
Mücahit Ören: Metinde, yazışmalarda adı geçtiği ileri sürülen bir isim olarak anılıyor.
Tevfik Arif: “Savarona dosyası” bağlamında metinde adı geçen, liderlik ettiği iddia edilen bir örgütlenmeden bahsediliyor.
Yusuf Hakkı Doğan: Antalya’da yürütüldüğü belirtilen soruşturma döneminde savcı olarak anılıyor.
Osman Şanal: Metinde, dosyaya daha sonra gelen ve “takipsizlik” kararı verdiği ileri sürülen isim olarak geçiyor......
Metinde ayrıca, ABD’deki mahkeme kayıtlarında “Türkiye’den küçük kızların getirildiği” şeklinde bir ifadeye atıf yapılıyor. Burada kilit nokta: Türkiye Cumhuriyeti makamlarının refleksi “seyirci kalmak” değil; dosyayı talep etmek, ifadenin bağlamını görmek, somut kişi ve tarihlere inmektir. Anlatımda isimleri geçenlerden: Jean-Luc Brunel: Bir model ajansı üzerinden kadın temini iddialarıyla Epstein ağı içinde adı anılan kişi olarak. “Karen Model” benzeri ajans vurguları: Bu ağların çoğu zaman “modellik/menajerlik” perdesi altında yürüdüğü iddiası var ve diğer isimler:
Keza: vize süreçlerinde etkili olduğu ileri sürülen New York avukatı Arda Beş kardeş, 15 Temmuz’dan kısa süre sonra Epstein’ın e-posta kutusunda görüldüğü söylenen yazışmada adı geçen Türk Yüksel Alp Aslan Doğan, Av. Remzi Güvenç ve Fethullah Gülen bağlantıları ve yazışmalar üzerinden bu başlığa değinilen bölümde Eğer bir insan ticareti veya istismar ağı varsa, bu yalnız “suçlu profili” ile değil; hukuki, bürokratik ve finansal kolaylaştırıcılar üzerinden de yürür. Vize, uçuş, konaklama, ajans, “VIP bağlantı” gibi kanallar, tam da bu yüzden soruşturmanın merkezinde olmak zorundadır.
Metinde, eski bir Mossad mensubu olduğu söylenen Ari Ben-Menashe’nin, Epstein ağını “şantaj amaçlı istihbarat operasyonu” olarak tanımladığı iddiasına yer veriliyor. Buda Epstein dosyası dünyada sadece “cinsel suçlar” değil, aynı zamanda “güç, para, şantaj ve dokunulmazlık” tartışması Türkiye açısından sonuç yine aynı yere çıkar: bu iddiada sadece “ahlaki bir skandal” değil; ulusal güvenlik, yargı bağımsızlığı, kamu düzeni meselesidir ve Türkiye’de yargının siyasallaştığına ilişkin bir eleştiriyle devamla, gazeteci Tolga Şardan’ın haberlerinden söz ederek, bazı isimlerin farklı muamele gördüğü iddiasını işliyor.
Bir ülke, şayet çocuklarını koruyamıyorsa, uçuyoruz – almanya bizi kıskanıyor gibi abuk sabuk palavralarla “büyük” olduğunu iddia etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Aksine elde olan “belge sızıntıları, mahkeme kayıtlarına atıflar, uçuş trafiği detayları, otel-VIP ağları” ve “kayıp çocuk sayıları” gibi ağır başlıklarla Savcılıklar, çocuk iddiaları varsa resen harekete geçmelidir.
Uluslararası adli yardımlaşma mekanizmaları çalıştırılmalı; ABD’deki ilgili kayıtlar resmi yoldan talep edilmelidir. Uçuş/pasaport/konaklama/banka kayıtlarıyla somut hatlar çıkarılmalıdır. Adı geçen kişi ve kurumlar, “linç” için değil; soruşturma için çağrılmalı ve kamu vicdanını rahatlatacak şeffaflık sağlanmalıdır. Kayıp çocuk verileri, yıllara göre açık biçimde yayınlanmalı; “bulunanlar” kadar “bulunamayanlar” da netleşmelidir.
Adaleti – ekonomisi, eğitimi ... dahil olmak üzere her kurumuyla yerlerde sürünen bu talihsiz ülke, son 23 yıldır din iman – yetmeyince vatan millet sakarya nidalarıyla çok talihsizlikler gördü. Ama hiçbir şey, geleceğimiz çocukların hayatından daha önemli değildir. Kötülüğün karanlığı büyüdüğünde, meseleyi korku filmi gibi izlemek değil; SORUMLU devleti görevine çağırmak gerekir.
Ve herkes şunu bilsin: Bu konu unutulmasın diye uğraşmak, bir “takıntı” değil; bir vicdan borcudur. Geleceğimiz çocukları korumak, bir toplumun en temel namusudur.
Derleme kaynağı - https://www.youtube.com/watch?v=MFhV_NQnbvU
