Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Anasayfa Yazarlar inanç Yazı Detayı Bu yazı 596 kez okundu.
inanç
Köşe Yazarı
inanç
 

Cemaat ve Tarikat tehlikesi

      Tarikat ve cemaatler ... İslam dünyasının en önemli 3 aktörleri: Türkiye, İran ve Mısır örnekleri incelendiğinde, din alanının yalnızca bir inanç meselesi olmadığı; doğrudan devlet kapasitesi, yönetişim kalitesi ve siyasal istikrar ile ilişkili bir alan olduğu açıkça görülmektedir. Her üç ülkede de riskler farklı biçimlerde ortaya çıksa da, ortak sorun dinî yapılar ile devlet arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Türkiye açısından temel risk, resmî din kurumu ile gayriresmî cemaat ağlarının yan yana ve zaman zaman çatışmalı biçimde var olmasıdır. Bu çift yapı, kamu yönetiminde “liyakat mi, aidiyet mi?” tartışmasını beslemekte; vakıf, dernek ve şirket ağlarında şeffaflığın zayıflaması ise kurumsal güveni aşındırmaktadır. Din dilinin giderek partiler üstü bir çerçeveden çıkıp siyasal rekabetin aracı hâline gelmesi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir başka unsur olarak öne çıkmaktadır. İran’da riskler daha merkezî bir yapıda toplanmaktadır. Dinî meşruiyet ile baskı arasındaki döngü giderek sertleşmekte, patronaj ekonomisi hem verimlilik hem de toplumsal rıza üretme konusunda zorlanmaktadır. Din alanının neredeyse tamamen güvenlik perspektifiyle ele alınması, sistemi daha kontrollü kılmak yerine uzun vadede daha kırılgan hâle getirmektedir. Mısır örneğinde ise aşırı devlet kontrolü farklı bir risk üretmektedir. Cami ve vaaz alanının sıkı regülasyonu, zamanla “gayriresmî vaaz piyasalarını” teşvik edebilmekte; Al-Azhar, Awqaf ve Dar al-Ifta arasındaki kurumsal denge siyasallaşma baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır. Devletin “ılımlı din” söylemi ile pratikte uyguladığı sert denetim arasındaki gerilim, meşruiyet sorununu büyütmektedir. Türkiye’de cemaat ve tarikat meselesi ise çoğu zaman “iyi–kötü” ikiliği içinde tartışılmaktadır. Oysa daha isabetli tespit şudur:  Bu mesele öncelikle bir inanç değil, bir devlet ve yönetişim meselesidir. Kurumlar güçlü, şeffaf ve liyakat esaslı çalıştığında dinî hayat toplum içinde doğal dengesini bulur. Ancak kurumlar zayıfladığında ve ilişkiler kayıt dışı ağlara kaydığında, sorun büyür ve yalnızca din alanını değil siyasal sistemin tamamını etkiler. Oysa: Cemaat ve Tarikatların Devletle İlişkileri Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüz Türkiye’sine uzanan süreçte cemaat ve tarikatlar, yalnızca dinî yapılar olarak kalmamış; aynı zamanda sosyal, siyasal ve ekonomik aktörler hâline gelmiştir. Özellikle 2000 sonrası dönemde devlet ile cemaatler arasında gelişen simbiyotik ilişki, kurumsal devlet yapısı üzerinde belirgin etkiler yaratmıştır. Kavramsal Çerçeve: Tarikatlar, tasavvuf temelli, silsileye dayalı ve şeyh–mürid ilişkisi üzerinden örgütlenen yapılardır. Cemaatler ise modern dönemde eğitim, ekonomi, medya ve siyaset alanlarında genişleyen sosyal ağlar olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de tarikatlar büyük ölçüde Osmanlı mirası, cemaatler ise Cumhuriyet sonrası adaptasyon ürünüdür. Bu ilişkiler siyaset bilimi literatüründe patrimonyalizm, klientalizm ve neo-korporatizm kavramlarıyla açıklanır. Devlet cemaatleri toplumsal kontrol, siyasal mobilizasyon ve bürokratik sadakat aracı olarak görürken; cemaatler de devletten koruma, kaynak ve meşruiyet elde eder. Tarihsel Seyir: Osmanlı döneminde tarikatlar devletin tamamlayıcı unsurlarıydı; Nakşibendîlik, Kadirîlik, Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi yapılar meşruiyet karşılığında toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağladı. Cumhuriyet’in ilk döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla tarikatlar resmen yasaklandı, biraz nefes alındı. Maalesef 1950 sonrası rey peşinde olan Demokrat Parti ile cemaatler hortlatıldı - yeniden görünür hâle geldi; eğitim ve vaaz ağları üzerinden güç kazandı. 1980 sonrası “Türk-İslam sentezi” ile bu yapılar devletin ideolojik taşeronları hâline gelirken, AKePe döneminde ise köyden kente taşınan cahil halktan oy devşiren bu tür kan emici asalak çağdışı yapıların devletin merkezine taşındığı çok daha vahim – kontrol edilemez bir süreç başladı. Güncel Güç Haritası: Bugün herbiri vergiden muaf herbiri toplum için büyük risk – herbiri milletin kanını emen ASALAK, vergilerimizle beslenen: Menzil, İsmailağa, Süleymancılar ve İskenderpaşa ....  gibi yapılar; ele geçirdikleri sağlık, eğitim, güvenlik bakanlıkları ve bürokrasi alanlarında farklı düzeylerde çok büyük etki sahibidir. Özellikle bugün en büyüğü olan – babaları ölünce ucu ingiltereye uzanan SAHTEKARLIK davalarını nefret ettikleri ve sürekli DİNSİZ diye hakaret ettikleri Kutsal Türk Cumhuriyeti mahkemelerine taşıyan ikide bir ‘şeriat !’ diye kıçını yırtan Menzil Cemaati’nin sağlık alanındaki ağırlığı YÜZLERCE MİLYAR TL’ye ulaştığı iddia edilen ekonomik sömürücü gücü, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biridir. Devletle cemaatler arasındaki ilişki günümüzde hukuki olmaktan ziyade ilişkisel ve çıkar temelli bir nitelik taşımakta; bu durum kurumsal devleti zayıflatmaktadır. Sonuç: Cemaatler devletten bağımsız değildir; aksine devlet zayıfladıkça cemaatler güçlenir. Aynı yapısal hatalar farklı isimler altında tekrar etmektedir. Türkiye’nin geçmişte ‘beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkılarıyla aşklarını ilan etmiş AKePe ortağı – tapeler doğruluğuyla ispatlanan dünya tarihinin bilinen ve en büyük talanı 17-25 aralık sonrası TERÖR ÖRGÜTÜ diye düşman ilan ettikleri Fethullahçı yapı deneyimiyle ödediği bedel, bu ilişkinin ne denli kritik olduğunu açıkça göstermiştir. Türkiye, siyaset–ticaret–cemaat üçgeniyle yönetilemez. Tümü ASALAK bu tür yapıların kapatılşıp bir an önce Kurumsal devletin güçlendirilmesi, bu alandaki tek kalıcı çözümdür.  

Cemaat ve Tarikat tehlikesi

 

 

 

Tarikat ve cemaatler ...

İslam dünyasının en önemli 3 aktörleri: Türkiye, İran ve Mısır örnekleri incelendiğinde, din alanının yalnızca bir inanç meselesi olmadığı; doğrudan devlet kapasitesi, yönetişim kalitesi ve siyasal istikrar ile ilişkili bir alan olduğu açıkça görülmektedir. Her üç ülkede de riskler farklı biçimlerde ortaya çıksa da, ortak sorun dinî yapılar ile devlet arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır.

Türkiye açısından temel risk, resmî din kurumu ile gayriresmî cemaat ağlarının yan yana ve zaman zaman çatışmalı biçimde var olmasıdır. Bu çift yapı, kamu yönetiminde “liyakat mi, aidiyet mi?” tartışmasını beslemekte; vakıf, dernek ve şirket ağlarında şeffaflığın zayıflaması ise kurumsal güveni aşındırmaktadır. Din dilinin giderek partiler üstü bir çerçeveden çıkıp siyasal rekabetin aracı hâline gelmesi, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir başka unsur olarak öne çıkmaktadır.

İran’da riskler daha merkezî bir yapıda toplanmaktadır. Dinî meşruiyet ile baskı arasındaki döngü giderek sertleşmekte, patronaj ekonomisi hem verimlilik hem de toplumsal rıza üretme konusunda zorlanmaktadır. Din alanının neredeyse tamamen güvenlik perspektifiyle ele alınması, sistemi daha kontrollü kılmak yerine uzun vadede daha kırılgan hâle getirmektedir.

Mısır örneğinde ise aşırı devlet kontrolü farklı bir risk üretmektedir. Cami ve vaaz alanının sıkı regülasyonu, zamanla “gayriresmî vaaz piyasalarını” teşvik edebilmekte; Al-Azhar, Awqaf ve Dar al-Ifta arasındaki kurumsal denge siyasallaşma baskısıyla karşı karşıya kalmaktadır. Devletin “ılımlı din” söylemi ile pratikte uyguladığı sert denetim arasındaki gerilim, meşruiyet sorununu büyütmektedir.

Türkiye’de cemaat ve tarikat meselesi ise çoğu zaman “iyi–kötü” ikiliği içinde tartışılmaktadır. Oysa daha isabetli tespit şudur:  Bu mesele öncelikle bir inanç değil, bir devlet ve yönetişim meselesidir. Kurumlar güçlü, şeffaf ve liyakat esaslı çalıştığında dinî hayat toplum içinde doğal dengesini bulur. Ancak kurumlar zayıfladığında ve ilişkiler kayıt dışı ağlara kaydığında, sorun büyür ve yalnızca din alanını değil siyasal sistemin tamamını etkiler.

Oysa: Cemaat ve Tarikatların Devletle İlişkileri Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve günümüz Türkiye’sine uzanan süreçte cemaat ve tarikatlar, yalnızca dinî yapılar olarak kalmamış; aynı zamanda sosyal, siyasal ve ekonomik aktörler hâline gelmiştir. Özellikle 2000 sonrası dönemde devlet ile cemaatler arasında gelişen simbiyotik ilişki, kurumsal devlet yapısı üzerinde belirgin etkiler yaratmıştır.

Kavramsal Çerçeve: Tarikatlar, tasavvuf temelli, silsileye dayalı ve şeyh–mürid ilişkisi üzerinden örgütlenen yapılardır. Cemaatler ise modern dönemde eğitim, ekonomi, medya ve siyaset alanlarında genişleyen sosyal ağlar olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de tarikatlar büyük ölçüde Osmanlı mirası, cemaatler ise Cumhuriyet sonrası adaptasyon ürünüdür.

Bu ilişkiler siyaset bilimi literatüründe patrimonyalizm, klientalizm ve neo-korporatizm kavramlarıyla açıklanır. Devlet cemaatleri toplumsal kontrol, siyasal mobilizasyon ve bürokratik sadakat aracı olarak görürken; cemaatler de devletten koruma, kaynak ve meşruiyet elde eder.

Tarihsel Seyir: Osmanlı döneminde tarikatlar devletin tamamlayıcı unsurlarıydı; Nakşibendîlik, Kadirîlik, Mevlevîlik ve Bektaşîlik gibi yapılar meşruiyet karşılığında toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağladı. Cumhuriyet’in ilk döneminde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla tarikatlar resmen yasaklandı, biraz nefes alındı.

Maalesef 1950 sonrası rey peşinde olan Demokrat Parti ile cemaatler hortlatıldı - yeniden görünür hâle geldi; eğitim ve vaaz ağları üzerinden güç kazandı. 1980 sonrası “Türk-İslam sentezi” ile bu yapılar devletin ideolojik taşeronları hâline gelirken, AKePe döneminde ise köyden kente taşınan cahil halktan oy devşiren bu tür kan emici asalak çağdışı yapıların devletin merkezine taşındığı çok daha vahim – kontrol edilemez bir süreç başladı.

Güncel Güç Haritası: Bugün herbiri vergiden muaf herbiri toplum için büyük risk – herbiri milletin kanını emen ASALAK, vergilerimizle beslenen: Menzil, İsmailağa, Süleymancılar ve İskenderpaşa ....  gibi yapılar; ele geçirdikleri sağlık, eğitim, güvenlik bakanlıkları ve bürokrasi alanlarında farklı düzeylerde çok büyük etki sahibidir.

Özellikle bugün en büyüğü olan – babaları ölünce ucu ingiltereye uzanan SAHTEKARLIK davalarını nefret ettikleri ve sürekli DİNSİZ diye hakaret ettikleri Kutsal Türk Cumhuriyeti mahkemelerine taşıyan ikide bir ‘şeriat !’ diye kıçını yırtan Menzil Cemaati’nin sağlık alanındaki ağırlığı YÜZLERCE MİLYAR TL’ye ulaştığı iddia edilen ekonomik sömürücü gücü, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biridir. Devletle cemaatler arasındaki ilişki günümüzde hukuki olmaktan ziyade ilişkisel ve çıkar temelli bir nitelik taşımakta; bu durum kurumsal devleti zayıflatmaktadır.

Sonuç: Cemaatler devletten bağımsız değildir; aksine devlet zayıfladıkça cemaatler güçlenir. Aynı yapısal hatalar farklı isimler altında tekrar etmektedir. Türkiye’nin geçmişte ‘beraber yürüdük biz bu yollarda’ şarkılarıyla aşklarını ilan etmiş AKePe ortağı – tapeler doğruluğuyla ispatlanan dünya tarihinin bilinen ve en büyük talanı 17-25 aralık sonrası TERÖR ÖRGÜTÜ diye düşman ilan ettikleri Fethullahçı yapı deneyimiyle ödediği bedel, bu ilişkinin ne denli kritik olduğunu açıkça göstermiştir. Türkiye, siyaset–ticaret–cemaat üçgeniyle yönetilemez. Tümü ASALAK bu tür yapıların kapatılşıp bir an önce Kurumsal devletin güçlendirilmesi, bu alandaki tek kalıcı çözümdür.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.