Sorsan dini bütün !
Yunus Emre Vakfında yaşanan yolsuzluklar şimdide uluslararası mecrada görülmeye başlandı. Macaristan başkent Budapeşt'de bulunan Yunus Emre Enstitüsü hakkında yine naylon faturalardan soruşturma başlattı. 2007 yılında çıkarılan özel kanunla kurulan kamu - yani devletin vakfı Yunus Emre amacı yurt dışında Türkiye'yi - kültürünü tanıtmak ve Türk dilini öğretmek. Zaman içerisinde hızla büyüyen, 60'tan fazla ülkede – 82 temsilcilikler açan bu vakfa bağlı enstitü merkezleri var.
Vergi müfettişlerinin yaptığı bir çalışma sonrası 2024’te Kamu vakfı naylon faturalarla soyulmuş diye bir haber yapıldı. 2025'in Ocak ayında yapılan operasyonda - Hiçbir gerçek işlemleri olmayan bazıları sadece tabela - birçok şirket tespit etmişler. Ortak özelliği Yunus Emre Vakfına sahte fatura kesmeleri yani olmamış bir iş için:Sahne kuruldu, bu yapıldı, şu ikram edildi, böyle bilet alındı ve alınmayan mallar alınmış gibi gösteriliyor.... vs., Hayali bir organizasyon için harcamalar anlatılıyor, tamamen hayal bir organizasyon için faturası kesiliyor ve o para kamu – biz halkın vakfı kasasından kılıfına uydurularak 630 milyon TL yurt dışına çıkarılıyor.
Soruşturma, vakfın dönemin başkanı Şeref Ateş’in yanı sıra bazı daire başkanları, yöneticiler ve sahte fatura düzenlediği ileri sürülen şirketlerin sahipleri gözaltına alındı; bazı şüpheliler tutuklandı. Haziran 2025’e gelindiğinde konuya ilişkin iki ayrı iddianame düzenlendi. Böylece vergi incelemeleriyle başlayan süreç, ceza yargılamasına taşındı. Dosyada tartışma yaratan noktalardan biri, dönemin iki vakıf başkan yardımcısının durumuydu. Rahmi Göktaş ile Abdullah Utavalmış Yalçın’ın bazı ihale ve ödeme belgelerinde imzalarının bulunduğu, buna karşın soruşturma kapsamında ifadelerinin alınmadığı ileri sürülüyor. Bu durum, yargılama sürecinde de sanıklar ve gazeteciler tarafından sorgulanan başlıklardan biri oldu.
Yunus Emre Vakfı dosyasını haberleştiren gazeteciler açısından da süreç tartışmalı bir boyut kazandı. Metinde, vakıf hakkındaki yayınlar nedeniyle çok sayıda hukuki süreçle karşılaşıldığı ve 630 milyon TL olduğu ileri sürülen kamu zararına ilişkin haberlerin bazı soruşturmalara konu edildiği anlatılıyor. Gazetecilik faaliyetleriyle yargı süreçlerinin iç içe geçmesi, olayın yalnızca mali değil, basın özgürlüğü ve kamusal denetim bakımından da tartışılmasına yol açtı. Dosyanın bir başka önemli yönü, Yunus Emre Vakfı’nın uluslararası faaliyet ağıdır. Vakıf ve ona bağlı Yunus Emre Enstitüsü, çok sayıda ülkede faaliyet gösterdiği için Türkiye’de ortaya atılan usulsüzlük iddialarının yurt dışındaki merkezlere uzanıp uzanmadığı da merak konusu oldu. Bu soruya ilişkin en dikkat çekici gelişmelerden biri Macaristan’da yaşandı.
Budapeşte’deki Yunus Emre Enstitüsü hakkında Macar makamlarınca bir soruşturma başlattı. Haberlerdeki iddialara göre, bazı Macaristan vatandaşları ile şirketlerin bilgileri kullanılarak enstitüden ödeme yapılmış gibi kayıtlar oluşturuldu. Adlarına ödeme gösterilen bazı kişilerin ise böyle bir para almadıklarını ve kişisel bilgilerinin bilgileri dışında kullanıldığını söylediler. Benzer biçimde bazı şirketlerin de kayıtlarda kendilerine ödeme yapılmış görünmesine rağmen bu paraları almadıklarını beyan ettikleri ileri sürülüyor. Eğer bu iddialar soruşturma sonucunda doğrulanırsa, Türkiye’de tartışılan sahte fatura yönteminden farklı belgeler kullanılmış olsa bile temel mekanizma benzer: Gerçekte gerçekleşmediği iddia edilen işlemler üzerinden kurum kasasından para çıkarılması.
Macaristan’daki soruşturmanın, kişisel bilgilerinin kullanıldığını fark eden bazı kişilerin şikâyetleri üzerine başladığı aktarılıyor. Macar basınında olayın yalnızca yerel bir mali usulsüzlük olarak değil, Türkiye’deki Yunus Emre Vakfı soruşturmasıyla bağlantılı daha geniş bir tablonun parçası olarak ele alındığı belirtiliyor. Bu gelişme, doğal olarak başka ülkelerdeki Yunus Emre Enstitüsü merkezlerinin de benzer yöntemler bakımından incelenip incelenmeyeceği sorusunu gündeme getiriyor. Aynı tür işlemlerin başka ülkelerde yapıldığına dair şu aşamada kesinleşmiş bir veri bulunmadığından, bütün yurt dışı teşkilatını kapsayan genellemelerden kaçınmak gerekir. Ancak Budapeşte’deki iddialar, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren kamu kaynaklı kurumlarda mali denetim, şeffaflık ve hesap verebilirliğin önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Türkiye’deki yargılama bakımından ise temel tartışma, sorumluluk zincirinin ne ölçüde ortaya çıkarıldığı noktasında yoğunlaşıyor. Belgelerde imzası bulunan herkesin rolünün araştırılması, kamu kaynaklarının hangi karar ve onay mekanizmalarıyla kullanıldığının açıklığa kavuşturulması ve varsa siyasi ya da idari sorumluluğun somut deliller üzerinden belirlenmesi, kamuoyunun en doğal beklentisidir. Vakfın Kültür ve Turizm Bakanlığı ile kurumsal ilişkisi nedeniyle, bakanlık ve ilgili kamu yöneticilerinin olay karşısındaki tutumu da eleştirilerin odağında yer aldı. Metinde, kamuoyunu tatmin edecek kapsamlı açıklamaların yapılmadığı savunuluyor. Böyle büyük bir kamu zararı iddiası karşısında yalnızca ceza soruşturması değil; idari denetim, bağımsız mali inceleme ve sonuçların kamuoyuyla açık biçimde paylaşılması da önem taşıyor.
Duruşmaları izleyen gazetecilerin aktardığına göre, bazı sanıklar da belgelerde imzası bulunduğu belirtilen fakat yargılamada yer almayan kişilerin durumunu mahkeme önünde gündeme getirdi. Bu itirazların hukuki karşılığının ne olacağına elbette mahkemeler karar verecek. Bununla birlikte, kamuoyunun güveninin sağlanabilmesi için soruşturmanın kişilerden ve siyasi bağlantılardan bağımsız biçimde, belgenin ve delilin götürdüğü yere kadar ilerlemesi gerekir.
Yunus Emre Vakfı’nın kuruluş amacı, Türkçeyi ve Türkiye’nin kültürel birikimini dünyaya tanıtmaktır. Bu nedenle kurum hakkında ortaya çıkan her usulsüzlük iddiası yalnızca mali bir kayıp anlamına gelmez; Türkiye’nin yurt dışındaki kültürel itibarı açısından da zarar verme potansiyeli taşır. Budapeşte’deki soruşturmanın uluslararası basına yansıması, meselenin bu yönünü daha görünür hale getirmiştir.
