Sorun İslam dinindemi ?
Müslüman dünyası, yaklaşık 5 trilyon dolarlık egemen varlık fonlarına, dünyanın kanıtlanmış petrol rezervlerinin yarısından fazlasına ve yaklaşık 2 milyarlık genç bir nüfusa sahiptir. Kâğıt üzerindeki göstergeler değerlendirildiğinde, bu coğrafyanın dünyanın en güçlü ekonomik ve siyasi bloklarından biri olması beklenir. Ancak gerçek tablo bunun tam tersini göstermektedir.
Bu durumun nedeni uzun yıllardır aynı söylemle açıklanmaktadır: Amerika, Avrupa, sömürgecilik ya da uluslararası yaptırımlar suçlanmaktadır. Oysa Müslüman dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu en ağır sorunların önemli bir bölümü dışarıdan değil, içeriden kaynaklanmaktadır. Asıl mesele, yıllar boyunca alınan yanlış kararlar, zayıf kurumlar ve hesap verilebilirlikten uzak yönetim anlayışının oluşturduğu yapısal problemlerdir.
1920 den bu yana Türkiye ve bağımsızlığını 1940'lı ve 1960'lı yıllar arasında kazanan birçok Müslüman ülke, hala kamuoyuna sunulan resmî söylemlerinde başarısızlıkların nedeni hâlâ çoğunlukla Batı, eski sömürgeci devletler veya dış komplolar ! olarak gösterilmektedir. Bu asılsız yaklaşım, toplumun dikkatini içerideki gerçek sorunlardan uzaklaştırmaktadır. Halk, sağlık sistemindeki eksiklikleri, eğitimdeki gerilemeyi veya gençlerin kitlesel göçünü sorgulamak yerine dış düşmanlara odaklanmaktadır. Böylece yöneticiler de hesap verme baskısından büyük ölçüde kurtulmaktadır ve bu söylem yalnızca siyasi konuşmalarda değil; okul müfredatında, devlet kontrolündeki TEKEL medya organlarında ve resmî tarih anlatılarında da sürekli tekrar edilmektedir.
Fakat doğal kaynaklardan yoksun, küçük ve yoğun nüfuslu, doldurulan deniz üzerine kurulu bir ada devleti olan, kısa süre içerisinde dünyanın en zengin ülkelerinden biri Singapur dikkat çekici bir örnek oluşturmakta başarısını Para için siyaset yapan ülke talancılarını yasaklayan; popülist söylemlerle değil, hukukun üstünlüğünü güçlendiren, sözleşmelere bağlı kalan, yolsuzlukla tavizsiz mücadele eden ve kamu görevlerine liyakat esasına göre atamalar yapan bir yönetim anlayışıyla elde eden örneklerdendir.
Aslında bu model isteyen her ülke tarafından uygulanabilir. Ancak Türkiye gibi ‘Bakara makara’ üsulu ayet tarifi yapan 17-25 Aralık dünya tarihinin en büyük rezaleti ile ünlü bakanlarıyla her şeye mazeret uyduran islam ülkelerinde bu örnek "bizim şartlarımız farklı" gerekçesiyle göz ardı edilmektedir. Çünkü bu modeli kabul etmek, başarısızlığın dış güçlerden değil, içeride alınan yanlış kararlardan kaynaklandığını kabul etmek anlamına gelecektir.
Hiçbir toplum yalnızca din iman – yetmeyince vatan millet sakarya palavralarıyla ‘öfke duyarak’ kalkınamaz, fabrika kurmaz, hastane işletmez ve patent üretmez gerçeği ile bölgenin bilimsel araştırmalardaki payı son yirmi yılda üniversite mezunu sayısı artmasına rağmen oldukça sınırlı bir gelişme gösterebilmiştir. Bunun temel nedenlerinden biri, çocukluk çağından itibaren bireylere sürekli dışarıda suçlu aramayı öğreten diniDAR anlayışın, çözümü içeride arama kültürünü geliştirememesidir.
Birçok islam ülkesinde yönetimler yıllar önce başarısızlıklarını gizlemenin en kolay yolunu keşfetmiştir: Eleştiriyi suç hâline getirmek. Bugün en başta Türkiye dahil tüm islam ülkelerinde dini, devlet yöneticilerini veya resmî politikaları sorgulamak hâlâ ağır cezalarla karşılaşabilmektedir. Kâğıt üzerinde bu yasaların amacı toplumsal düzeni veya dini değerleri korumak olarak gösterilse de uygulamada ‘sus yoksa sonun maphus !’ tehdidi ile gazeteciler, akademisyenler, reform yanlıları ve muhalifler üzerinde baskı aracı olarak kullanılmakta.
Sorunların özgürce dile getirilemediği toplumlarda çözüm üretmek de mümkün değildir. Bir mühendisin tehlikeli bir barajı rapor etmesi, bir ekonomistin yaklaşan mali krizi açıklaması veya bir kamu görevlisinin bütçe açığını gündeme getirmesi riskli hâle geldiğinde, devlet gerçek sorunları zamanında göremez. Sonuçta veriler toplanmaz, bilimsel araştırmalar desteklenmez ve ülke adeta gözleri kapalı şekilde geleceğe doğru ilerlemeye çalışır. Sermaye ise belirsizliği sevmez. Hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu, sözleşmelerin keyfî biçimde değiştirilebildiği ülkeler yatırımcılar açısından güvenli görülmez.
Keza Sürekli sıkı yönetim - Silahlı çatışmaların ekonomik maliyeti yalnızca yıkılan şehirler veya harcanan savunma bütçeleriyle sınırlı değildir. Bir kontrol noktasına ayrılan her kaynak, aslında hiç inşa edilemeyen bir okul, açılamayan bir laboratuvar veya kurulamayacak bir işletme anlamına gelir. Üstelik ilk kurşunla birlikte özel yatırım hızla güvenli bölgelere yönelir. Bölgeden çıkan milyarlarca doların kaldırılan ‘nerden buldun !’ yasası ile dünya KARA PARA cenneti - korumaya alınmış mafya narko merkezi Türkiye örneğinde görüldüğü gibi – kaçırılan paranın ancak çok küçük bir bölümü geri döner.
Kaldıki: Tümü diktatörlükle idare edilen İslam ülkelerinde sürdürülen Savaşların en ağır bedelini ise insanlar öder. Çatışma ortamında büyüyen çocuklar yalnızca evlerini değil, eğitimlerini ve geleceklerini de kaybederler. Okul yerine savaşın gölgesinde büyüyen bir nesil, yetişkinlik hayatına daha başlangıç çizgisinin gerisinde adım atar ve başkalarının çıkardığı savaşların yükünü ömür boyu taşımak zorunda kalır. Aynı durumun birden fazla ülkede eş zamanlı yaşanması, bütün islam dünyasının uzun yıllar boyunca kalkınma yarışında geride kalmasına yol açmaktadır. Bunun nedeni insanların yeteneksiz olması değil; kendi toplumlarının geleceğini kendi elleriyle tahrip etmiş olmasıdır.
Savaş, bir ülkenin bugün sahip olduğu değerleri yok ederken, bir sonraki büyük sorun olan beyin göçü, gelecekte sahip olabileceği potansiyeli ortadan kaldırmaktadır. Araştırma ve geliştirme harcamaları bu tablonun en önemli göstergelerinden biridir. Müslüman ülkelerde Ar-Ge'ye ayrılan kaynakların millî gelir içindeki payı %1 altında kalırken, gelişmiş ekonomilerde bu oran Güney Kore'de %5 üzerine çıkmaktadır. Bu fark yalnızca ekonomik imkânlarla açıklanamaz; uzun yıllar boyunca laboratuvarlar, üniversiteler ve bilimsel araştırmalar yerine gösterişli projelere, büyük binalara ve güvenlik aygıtına öncelik veren siyasi tercihlerin sonucudur.
Böyle bir ortamda en parlak gençler başka ülkelerde: tıp, mühendislik ve benzeri alanlarda yetişen üniversite mezunlarının % 40'ı kalıcı olarak yurt dışına göç etmekte. Eğitimleri kendi ülkelerinin bütçesiyle finanse edilen, yıllarca emek ve kamu kaynağı harcanarak yetiştirilen bu insanlar mezun olduktan sonra müslümanların nefret ettiği Batı’ya yerleşmekte; böylece yapılan yatırımın ekonomik ve bilimsel getirisi başka toplumlara aktarılmaktadır.
Müslüman çoğunluklu ülkelerde; milyon kişi başına düşen araştırmacı sayısı gelişmiş ekonomilerin oldukça gerisinde kalmaktadır. Böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngü oluşmaktadır. Araştırmaya yeterli kaynak ayrılmadıkça bilim alanında nitelikli istihdam gelişmemekte, bu durum yetişmiş insanları yurt dışına yönlendirmekte, beyin göçü arttıkça bilimsel üretim zayıflamakta ve sonraki bütçe dönemlerinde araştırma yerine yeni prestij projelerine kaynak aktarılması daha kolay savunulmaktadır. Laboratuvarların, finansmanın ve deneyimli bilim insanlarının eksikliği ise uluslararası etki yaratacak araştırmaların ortaya çıkmasını daha da zorlaştırmaktadır.
Bu nedenle beyin göçü yalnızca bireysel bir kariyer tercihi değil, uzun vadede bir ülkenin kalkınma kapasitesini doğrudan belirleyen stratejik bir meseledir. Yetişmiş insan kaynağını sürekli kaybeden toplumlar, yalnızca bugünün değil, geleceğin rekabet gücünü de başka ülkelere devretmektedir. Bu süreç devam ettiği sürece ekonomik kalkınma, bilimsel üretim ve teknolojik bağımsızlık hedeflerine ulaşmak giderek daha da zorlaşmaktadır.
