Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Nazif Özaslan
Köşe Yazarı
Nazif Özaslan
 

Erenler bağındaki dostlara

      23 Ağustos, 2026 Kaybedilmiş Bir Dünyanın Altın Hatıraları Erenlerin Bağı’ndaki Dostlara Sonsuz selamlar İşbu yazı, Kerim Bey’in isteği üzerine; şimdi “Miskinler Tekkesi” olarak tesmiye edilen, fakat benim gözümde hep “Erenlerin Bağı” olarak kalan o dostluk dergâhının en kıdemli üyelerinden Hamza Bey’e bir ihtiram, diğer dostlara da selam ve sevgilerimi göndermek; o eski, altın, günlük güneşlik günlerin içinde, aydınlık simalı, samimi gönül dostlarımla yaşadığım eşsiz anları bir “zevk-i tahattur” ile yeniden yâd etmek; sonbaharın erken geldiği bu kuzey ikliminin serin bir pazar gecesini, o dost meclislerinden yükselen şen seslerin ve kahkahaların sıcaklığıyla ısıtmak; o parıl parıl dost yüzlerinin samimiyetini, içtenliğini ve neşesini yeniden hatırlayarak, bu yalnızlık gecesinin ıssız saatlerinde sanki yine o dostlarla beraber imişim gibi hissettiğim o güzel anın zevkine yeniden varmak için, büyük bir heyecanla; hem bir vefa, hem bir dostluk, hem bir mektup, hem de bir hatıra mahiyetinde kaleme alınmıştır. Hem de benim gibi bir miskinin tek oturuşunda!   Şimdi düşünüyorum da ayrılmadan evvel İstanbul'da son bir iki yılımda, bilhassa da son aylarımda, en güzel anlarım, kendilerini miskinler olarak tesmiye eden modern dünya Yunus Emreleri dostlarla geçirdiğim vakitler olmuş. Miskinler, evimin yakınında, İstanbul'da komşu denecek kadar yakın, Hırka-i Şerif Camisi'nin az ilerisinde, Karagümrük taraflarında, yamaç bir yerde oturuyorlardı. Ünal, Fuat, Hamza Hoca. Aslında çok vakit geçirmedik çünkü son iki yıldır, öyle hatırlıyorum, tanışıyorduk. Tarih Kültür Vakfı'nın düzenlediği helva sohbetleri oluyordu İstanbul'da. Ya Kanlıca taraflarında ya Süleymaniye altlarında ya da Sultanahmet civarında. İstanbul, sanat, edebiyat, kültür, tarih, müziği, mimari gibi birçok konuda sohbetler düzenliyordu arkadaşlar. Bazen bir akademisyenin veya bir uzmanın etrafında veya bazen bir yazarın çevresinde şehrin ruhunu gönüllerinin derinliklerinde hisseden bir kutlu kalabalık.  İstanbul aşığı, kültür, sanat, edebiyat sevdalısı dostların bir arada halkalanması…   Şimdi anıya dönüşen bu toplantıların çok güzel, samimi, zengin ve derin katkılar olduğunu düşünüyorum hem İstanbul’a hem de bizlerin şahsi hayatlarımıza. BU toplantılar, her hafta mı oluyordu, yoksa her ay mı oluyordu, artık maalesef hatırımda kalmamış. Bu toplantılar bir bakıma yeni, güçlü ve samimi dostlukların kurulmasına da vesileydi. Uzaktan uzağa tanıyordum bu arkadaşları ama dost olmamız, ilk samimiyetimiz Sultanahmet'te, Türk Edebiyatı Vakfı'nın bitişiğinde, şimdi adını hatırlamadığım küçük bir otelin çatı katındaki yemekhane olarak kullanılan salonunda düzenlenen bir sohbet sonrası oluşmuştu. En son sohbetler sanki o otelin çatı katında olmuştu. Müthiş efsanevi bir Bizans-Osmanlı- Boğaz manzarası ziyafeti çeken bir mekandı otelin üst katı. Ayasofya, Sultanahmet minareleri, İstanbul’un ruhunun nefes nefes göğe karıştığı o nokta… Dünya saadetlerinin en güzellerinden biri belki de oradan İstanbul'u seyretmek. Öyle hatırlıyorum. Ve o toplantılara Ünal Bey helva getiriyordu ve sohbete katılanlara çaylarla ikram ediyorlardı. Belleğim beni yanıltmıyorsa, ilk toplantıda bir akademisyen, Osmanlı'da huzur sohbetleri veya helva sohbetlerinin nasıl yapıldığını anlatıyordu. Sohbet, hoş beş bittikten sonra, Divan Yolu Caddesi'nden yürüyerek Beyazıt’a, oradan da Vezneciler'e, oradan da Şehzade Camii'nin yanından geçip Bizans kemerlerinin yakınındaki bir lokantaya uğramıştık. O yemekte birbirimizi daha da tanımıştık. Ünal Bey ikram etmişti yemekleri. Ne cömert bir arkadaştı Ünal Bey. Şehrine davet eder, biletimizi alır, memleketinden yöresel lezzetlerden paket paket hediye eder, hatta 2016 Kurban Bayramı’nda bizi kendi memleketinde unutulmaz bir bayram yaşatmıştı. O akşam Sultanahmet’ten Fatih’e yürüdüğümüz yolculuğun büyük bir dostluğun başlangıcı olacağını henüz bilmiyordum. Bu yemekten sonra daha sonra samimi olduk. Ve sonraları bilhassa pazar sabahları, müsait olduğum zamanlarda, kahvaltıyı hep beraber yapmaya gayret ediyorduk. Ve İstanbul deyince şimdi, en çok hasretini çektiğim an muhtemelen o pazar sabahı kahvaltılarıydı, Hamza Hoca’lı, Ünal ve Fuat Bey’li ve zevki selim sahibi birkaç başka gönül dostunun teşrifiyle daha da lezzetlenen hem mideye hem gönle hem de zihne ziyafet sofraları olan o kahvaltı anları. Ünal Bey, Fuat Bey, Hamza Bey... Benim için bir ritüel gibiydi oraya gitmek hafta sonları. Günlük güneşlik, sakin Pazar sabahları. O kısa yürüyüş kutsal bir yolculuk gibi gelirdi bana. Hayatın bir boyutundan başka bir boyutuna erdiren bir kutlu haç yolculuğu. Gönül dostlarını ziyaret. Evimde devamlı yöresel yiyecekler bulundururdum. Maraş dağlarından keçi peynirim olurdu, senelik alırdım. Çok güzel, sakız gibi, sıcak suya konunca. Birkaç topak ondan alırdım. Suya ıslardım onları önce. Çok lezzetli olurdu tuzunu dökünce. Sonra pekmezler, ballar. Sonra ev yapımı, memleketten gönderilen zeytinlerden bazen alırdım. Memleketten gelmiş zeytin yağı, salça, biberiye, kekik, sumak… Bunlardan bir kutsal karışım yapardım bir kavanoza. Bir arkadaş kutsal bir karışım derdi buna. Evimin altında Siirtli vatandaşların açtığı bir fırın vardı, oradan uzun, upuzun ve yassı Siirt ekmeği alırdım bazen. Oradan yürüyerek Vatan'daki Emniyet metro durağı alt geçidinden geçip karşıya ilerlerdim. İçimde dostları ziyaret sevinci. Sol tarafımda Emniyet, onun gerisinde Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi. Oraları geçip sağımda Mimar Sinan Mescidi. Orada Osmanlı ecdadından birkaç mezar var, onlara üç Kulhüvallah, Felak, Nas, Fatihalar okur, Hazreti Adem'den günümüze kadara gelmiş bütün geçmişlerimize hediye ederdim. Sonra caddeden yokuş yukarı yürüyüp ilerlerdim. Caddenin ilerisinde bir başka fırın vardı. Daha Mesihpaşa Camisi'ne varmadan sağ tarafta, oradan bazen poğaçalar alırdım. Çok güzel simitler vardı. Değişik çörekler vardı, onlardan da birkaç tane alırdım. Ve o caddede Hırka-i Şerif'e hizasında köşede bir manav vardı. Arkadaşlara domates, biber alırdım... Hamza Hoca çok güzel menemen yapardı, kocaman geniş tepside. Sonra Hırka-i Şerif Camisi'nin kenarından süzülüp çıkardım. Kulağımda hep bir şeyler dinlerdim o yolculukta. Ama Hırka-i Şerif Camisi'nin yanından geçerken kapatırdım çalan şarkıları. Salavat getirmeye başlardım. Bildiğim değişik değişik salavatları okur, dualar gönderirdim dostlara. Hırka-i Şerif yanında manevi bir hava var. Onun etrafından geçmek bile insanı derin duygulara, düşüncelere ve manevi bir atmosfere sevk ediyordu. Caminin hemen ilerisinde Karabaş Türbesi mi vardı? Yine birkaç Osmanlı ecdadı, bazı büyük veli zatların kabirleri vardı. O evler arasında sıkışıp kalmış. Geçtiğim bu sokaklar bir zamanlar kutlu mekanlardır diye düşünürdüm. Şimdi çirkin beton binalar, ağaçsız bir sokak. Onlara da yine Fatihalar gönderirdim. Yani bu arkadaşların, her ne kadar Hamza Hoca arkadaşlara miskindaşlar diyorsa da ben Erenler diye hitap etmeyi tercih ediyorum ve orası Miskinler tekkesi değil, Erenlerin Bağı - evine gidene kadar bir manevi yolculuk yapmış olduğumu hissederdim. Şimdi düşünüyorum da İstanbul, her ne kadar hır gür, şu bu telaş merkezi olsa da, insanı dindar eden bir şehir. Her köşede maneviyatı, ahireti hatırlatan noktalar var; abideler var, mezarlar var, türbeler var, camiler var. Büyük bir edeple geçmeye gayret ederdim oradan ve bir anda o şehrin bütün telaşesini birkaç dakika bile olsa dinmiş bulurdum bu noktalarda. Yürüyüp ilerlerdim. Sokağın yukarıya kıvrıldığı yerden arkadaşların sesleri, mutfaktaki tıkırtıları dışarıya taşardı. Bir kutlu mekânın ahenk içinde yükselen sesleri gibi gelirdi o uğuttular, tıkırtılar. Kimisi gözleme yapıyor, kimisi sigarasını tellendirmiş, kimisi domates doğruyor, kimi tabak bardak hazırlar sofrayı kurar... Hamza Hoca – niye tercih ederdi bilmiyorum- kocaman bir tepside menemen yapardı. Menemeni domates, biber, ... Soğan olur muydu hatırlamıyorum ama içine yumurta kırmazdı. Lezzetli oluyor diye böyle. Tepsi kocaman bir börek tepsisi. Bu tepsi de daha lezzetli oluyor derdi. Elhasıl, o kutlu hazırlığa ben de katılırdım. Şen kahkahalar, neşeli yarenliklerden dışarı taşardı şen kahkahalar. Bilhassa Ünal Hoca'nın memleketinden getirdiği tereyağları, Kastamonu'dan yöresel ürünler olurdu hep yerde kurulan sofrada Hamza Hoca’nın kaldığı odada. Fuat Bey ise müthiş güzel kayısı kuruları getirirdi memleketinden. O kayısılar piyasadaki kayısılardan çok çok kaliteli, lezzetli, uluslararası fuarlarda sergilenmesi gereken bir cinsti. Hatta 10 kilo sipariş vermiştim ve bir kısmını yurt dışına çıkarken yanıma almıştım. Kahvaltı sonrası asıl hatırlanması gereken an, ya da hasretini çektiğim veya hayatımda eksikliğini hissettiğim an, o şiirli, türkülü, tartışmalı, kitaplı anlar… Asıl lezzet midenin, dilin, dudağın, damağın hakkından sonra entelektüel bir ziyafet softasına dönen o sanat, edebiyat sohbetleri anları uzayıp ikindi saatlerine erişen. Hatırladıkça hasret artıran o güzelim anlar. İnsanın gönlüne ferahlık salan o anlar. Bir Samimi dost halkası bir sofra başında... Bazen Fuat Hoca sazını tıngırdatırdı. Hamza Hoca şiirler okurdu. Bazen yazdığı şeyleri okurdu, Osmanlıca metinlerle uğraşırdı. Ben yanımda kitaplar götürürdüm onlara. Bir keresinde Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'nı, orijinal, sadeleştirilmemiş hâlini götürmüştüm. Orada birkaç yazıyı okumuştuk. Renklere dair yazı ne hoş bir yazıydı. Daha sonra başka şiir kitapları götürürdüm. Bazen ezberden, bazen o kitaplardan okurdum. Elimde çeşit çeşit kitaplar olurdu. Onları arkadaşlara götürürdüm. O yıllarda devamlı kitap müzayedelerine katılır, birçok kitap alır, eşe dosta dağıtırdım. Elhasıl, o şiirli, sohbetli anlar ta ikindi vaktine kadar devam ederdi bazen. Kahvaltı akşam yemeğine vasıl olurdu. Dışarıda telaş, gürültü, kavgalar, çekişmeler, sıkış tepiş bir İstanbul. Biz bir başka seyyarede gibi kendi alemimizde. Bu sofralara ara ara başka arkadaşlar da teşrif ederlerdi. Bir keresinde, yanılmıyorsam, 7 Ağustos'tu galiba, İstanbul o felaketli günlerinde Yenikapı'da büyük bir gösteri oluyordu. Herkes oraya gidiyordu. Topkapı Sarayı'nda memur bir arkadaş, Süleymaniye Kütüphanesinde kütüphanede başka bir arkadaş da katılmışlardı. Hava çok sıcaktı o gün. İstanbul zaten günlerdir nefes alamıyor gibiydi ama biz bir şiir, meclisi, dostluk halkası etrafında toplanmıştık. Arkadaşlar istemeye istemeye çıkmışlardı biz sohbeti bitirmeden. Ne güzel sohbetler ediyorduk, şiirler okuyorduk, türküler söylüyorduk, şarkılar mırıldanıyorduk. Dışarıda ne oluyor ne bitiyor kimin umurunda... Ve müthiş keyifli şakalar, ardı şen kahkahalar. Yaşadığımız anın keyifli buudunda doya doya istifade etmeye gayret ediyorduk. O anı içimize çekerek. Bir keresinde bana da sigara tellendirttiler arkadaşlar. Yok, pipo bana daha çok yakışıyormuş. Hatta Fuat Hoca bana hediye almış.  Yok bir de robdöşambr da alın. Peyami Safa’nın romanlarına kahraman olayım. Ah, ah! Yıllardan sonra bu arkadaşlardan dolayı cigaraya başlayacaktım. Bereket versin başlamadım merete.   Çaylar bitiyor, tekrar çay demliyorduk. Şiirler, türküler birbiri ardına... Elhasıl, kitaplar, sohbetler... Böyle bir sofra başında dostlar. Samimi, katışıksız, gönülden... Salt dostluk. Uzaklardan düşününce o zaman yaşanan sıradan o pazar kahvaltılarını, kaybedilmiş bir dünyanın, medeniyetin altın hatıraları olmuş. Meğer insanın hayatında en çok özleyeceği şeylerin başında büyük hadiseler, şatafatlı başarı anları değil, böyle küçük ve sıradan görünen saadetler geliyormuş. Bu bir araya gelmeler neredeyse bir rutin olmuştu hafta sonları beraber. O yıllarda adı Miskinler Tekkesi falan değildi. Hani hâlâ neden Miskinler Tekkesi dendiğini hâlâ anlamıyorum. Bence çok güzel, hareketli bir yerdi orası. Capcanlı. Çünkü bazen başka dostlar da gelirdi. Sadece kahvaltı yapmıyorduk. Pazartesi akşamları da geleneksel olarak, ben son aylarda mercimek çorbası yapıyordum ve arkadaşlar pazartesi kurulan o Karagümrük pazarından hamsi alıyorlardı. Bir keresinde tam sekiz tava hamsi yapmıştık. Öyle hatırlıyorum. Ünal Hoca akrabalarını davet etmişti. Elhasıl, bir ziyaretgâh idi orası. Gönüllerin sürura erdiği, huzur bulduğu, sekineli anların yaşandığı bir saadethane, bir terapi merkezi, dost halkası... mutluluk meclisi... dünyanın tadı tuzu... Öyle bir yer olarak hatırlıyorum şimdi o evi. Ve bu uzaklardan İstanbul'u düşününce aklım hep o noktaya odaklanıyor. Yine beyaz bulutların daha da mavileştirdiği bir mavi yaz gökyüzü. Serde gençlik, kuğular gibi vapurlar süzülüyor, İstanbul bir şehrayin. Boğaz ışıl ışıl, serin akıyor. Bir hafif rüzgâr... Bir İstanbul’un tarihi bir beldesinde. O güzelliklerin orada havada hâlâ asılı kaldığını hissediyorum. Sanki elimle dokunacağım gibi. Hayalimde uzaktan hâlâ o sesleri duyuyorum. Hani İstanbul'a gitsem yine bir pazar günü orada o dostluklar beni bekliyor. İnsan cihanda hayal ettiği müddetçe yaşar diyordu. Yoksa İstanbul’da beni çağıran çok şey yok belki de. Bu dostluk halesinin aydınlattığı noktalar. Yıllar geçti, on sene oldu. Aklımdan hiç çıkmadı. Hatıraların ışıltısı zihnimde müthiş bir keyif, bir ilaç, terapi gibi bunları düşünmek. Hamza Hoca, Fuat Hoca, Ünal Bey... ve sonrasında Kerim Beyler, Tuna Hocalar... O güzel günler hep aklımda, gönlümde, hayalimde. Ömrünüz güzellikleriyle dolsun, unutulmayacak anların Sağlık, safalık, saadet içinde nice nice güzel dostluk, sanat, edebiyat halkaları kurulsun sofranızda. Cennetasa havalar essin o kutlu, samimi dostluk mekânınızda. Hepinize, her birinize ayrı ayrı selamlar, sevgiler.... Nazif Özaslan      

Erenler bağındaki dostlara

 

 

 

23 Ağustos, 2026

Kaybedilmiş Bir Dünyanın Altın Hatıraları

  • Erenlerin Bağı’ndaki Dostlara Sonsuz selamlar

İşbu yazı, Kerim Bey’in isteği üzerine; şimdi “Miskinler Tekkesi” olarak tesmiye edilen, fakat benim gözümde hep “Erenlerin Bağı” olarak kalan o dostluk dergâhının en kıdemli üyelerinden Hamza Bey’e bir ihtiram, diğer dostlara da selam ve sevgilerimi göndermek; o eski, altın, günlük güneşlik günlerin içinde, aydınlık simalı, samimi gönül dostlarımla yaşadığım eşsiz anları bir “zevk-i tahattur” ile yeniden yâd etmek; sonbaharın erken geldiği bu kuzey ikliminin serin bir pazar gecesini, o dost meclislerinden yükselen şen seslerin ve kahkahaların sıcaklığıyla ısıtmak; o parıl parıl dost yüzlerinin samimiyetini, içtenliğini ve neşesini yeniden hatırlayarak, bu yalnızlık gecesinin ıssız saatlerinde sanki yine o dostlarla beraber imişim gibi hissettiğim o güzel anın zevkine yeniden varmak için, büyük bir heyecanla; hem bir vefa, hem bir dostluk, hem bir mektup, hem de bir hatıra mahiyetinde kaleme alınmıştır.

Hem de benim gibi bir miskinin tek oturuşunda!

 

Şimdi düşünüyorum da ayrılmadan evvel İstanbul'da son bir iki yılımda, bilhassa da son aylarımda, en güzel anlarım, kendilerini miskinler olarak tesmiye eden modern dünya Yunus Emreleri dostlarla geçirdiğim vakitler olmuş.

Miskinler, evimin yakınında, İstanbul'da komşu denecek kadar yakın, Hırka-i Şerif Camisi'nin az ilerisinde, Karagümrük taraflarında, yamaç bir yerde oturuyorlardı. Ünal, Fuat, Hamza Hoca.

Aslında çok vakit geçirmedik çünkü son iki yıldır, öyle hatırlıyorum, tanışıyorduk. Tarih Kültür Vakfı'nın düzenlediği helva sohbetleri oluyordu İstanbul'da. Ya Kanlıca taraflarında ya Süleymaniye altlarında ya da Sultanahmet civarında. İstanbul, sanat, edebiyat, kültür, tarih, müziği, mimari gibi birçok konuda sohbetler düzenliyordu arkadaşlar. Bazen bir akademisyenin veya bir uzmanın etrafında veya bazen bir yazarın çevresinde şehrin ruhunu gönüllerinin derinliklerinde hisseden bir kutlu kalabalık.  İstanbul aşığı, kültür, sanat, edebiyat sevdalısı dostların bir arada halkalanması…  

Şimdi anıya dönüşen bu toplantıların çok güzel, samimi, zengin ve derin katkılar olduğunu düşünüyorum hem İstanbul’a hem de bizlerin şahsi hayatlarımıza. BU toplantılar, her hafta mı oluyordu, yoksa her ay mı oluyordu, artık maalesef hatırımda kalmamış. Bu toplantılar bir bakıma yeni, güçlü ve samimi dostlukların kurulmasına da vesileydi.

Uzaktan uzağa tanıyordum bu arkadaşları ama dost olmamız, ilk samimiyetimiz Sultanahmet'te, Türk Edebiyatı Vakfı'nın bitişiğinde, şimdi adını hatırlamadığım küçük bir otelin çatı katındaki yemekhane olarak kullanılan salonunda düzenlenen bir sohbet sonrası oluşmuştu. En son sohbetler sanki o otelin çatı katında olmuştu. Müthiş efsanevi bir Bizans-Osmanlı- Boğaz manzarası ziyafeti çeken bir mekandı otelin üst katı. Ayasofya, Sultanahmet minareleri, İstanbul’un ruhunun nefes nefes göğe karıştığı o nokta… Dünya saadetlerinin en güzellerinden biri belki de oradan İstanbul'u seyretmek. Öyle hatırlıyorum. Ve o toplantılara Ünal Bey helva getiriyordu ve sohbete katılanlara çaylarla ikram ediyorlardı. Belleğim beni yanıltmıyorsa, ilk toplantıda bir akademisyen, Osmanlı'da huzur sohbetleri veya helva sohbetlerinin nasıl yapıldığını anlatıyordu.

Sohbet, hoş beş bittikten sonra, Divan Yolu Caddesi'nden yürüyerek Beyazıt’a, oradan da Vezneciler'e, oradan da Şehzade Camii'nin yanından geçip Bizans kemerlerinin yakınındaki bir lokantaya uğramıştık. O yemekte birbirimizi daha da tanımıştık. Ünal Bey ikram etmişti yemekleri. Ne cömert bir arkadaştı Ünal Bey. Şehrine davet eder, biletimizi alır, memleketinden yöresel lezzetlerden paket paket hediye eder, hatta 2016 Kurban Bayramı’nda bizi kendi memleketinde unutulmaz bir bayram yaşatmıştı.

O akşam Sultanahmet’ten Fatih’e yürüdüğümüz yolculuğun büyük bir dostluğun başlangıcı olacağını henüz bilmiyordum.

Bu yemekten sonra daha sonra samimi olduk. Ve sonraları bilhassa pazar sabahları, müsait olduğum zamanlarda, kahvaltıyı hep beraber yapmaya gayret ediyorduk. Ve İstanbul deyince şimdi, en çok hasretini çektiğim an muhtemelen o pazar sabahı kahvaltılarıydı, Hamza Hoca’lı, Ünal ve Fuat Bey’li ve zevki selim sahibi birkaç başka gönül dostunun teşrifiyle daha da lezzetlenen hem mideye hem gönle hem de zihne ziyafet sofraları olan o kahvaltı anları.

Ünal Bey, Fuat Bey, Hamza Bey...

Benim için bir ritüel gibiydi oraya gitmek hafta sonları. Günlük güneşlik, sakin Pazar sabahları. O kısa yürüyüş kutsal bir yolculuk gibi gelirdi bana. Hayatın bir boyutundan başka bir boyutuna erdiren bir kutlu haç yolculuğu. Gönül dostlarını ziyaret.

Evimde devamlı yöresel yiyecekler bulundururdum. Maraş dağlarından keçi peynirim olurdu, senelik alırdım. Çok güzel, sakız gibi, sıcak suya konunca. Birkaç topak ondan alırdım. Suya ıslardım onları önce. Çok lezzetli olurdu tuzunu dökünce. Sonra pekmezler, ballar.

Sonra ev yapımı, memleketten gönderilen zeytinlerden bazen alırdım. Memleketten gelmiş zeytin yağı, salça, biberiye, kekik, sumak… Bunlardan bir kutsal karışım yapardım bir kavanoza. Bir arkadaş kutsal bir karışım derdi buna. Evimin altında Siirtli vatandaşların açtığı bir fırın vardı, oradan uzun, upuzun ve yassı Siirt ekmeği alırdım bazen.

Oradan yürüyerek Vatan'daki Emniyet metro durağı alt geçidinden geçip karşıya ilerlerdim. İçimde dostları ziyaret sevinci. Sol tarafımda Emniyet, onun gerisinde Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi. Oraları geçip sağımda Mimar Sinan Mescidi. Orada Osmanlı ecdadından birkaç mezar var, onlara üç Kulhüvallah, Felak, Nas, Fatihalar okur, Hazreti Adem'den günümüze kadara gelmiş bütün geçmişlerimize hediye ederdim.

Sonra caddeden yokuş yukarı yürüyüp ilerlerdim.

Caddenin ilerisinde bir başka fırın vardı. Daha Mesihpaşa Camisi'ne varmadan sağ tarafta, oradan bazen poğaçalar alırdım. Çok güzel simitler vardı. Değişik çörekler vardı, onlardan da birkaç tane alırdım.

Ve o caddede Hırka-i Şerif'e hizasında köşede bir manav vardı. Arkadaşlara domates, biber alırdım... Hamza Hoca çok güzel menemen yapardı, kocaman geniş tepside.

Sonra Hırka-i Şerif Camisi'nin kenarından süzülüp çıkardım.

Kulağımda hep bir şeyler dinlerdim o yolculukta. Ama Hırka-i Şerif Camisi'nin yanından geçerken kapatırdım çalan şarkıları. Salavat getirmeye başlardım. Bildiğim değişik değişik salavatları okur, dualar gönderirdim dostlara.

Hırka-i Şerif yanında manevi bir hava var. Onun etrafından geçmek bile insanı derin duygulara, düşüncelere ve manevi bir atmosfere sevk ediyordu.

Caminin hemen ilerisinde Karabaş Türbesi mi vardı? Yine birkaç Osmanlı ecdadı, bazı büyük veli zatların kabirleri vardı. O evler arasında sıkışıp kalmış. Geçtiğim bu sokaklar bir zamanlar kutlu mekanlardır diye düşünürdüm. Şimdi çirkin beton binalar, ağaçsız bir sokak. Onlara da yine Fatihalar gönderirdim.

Yani bu arkadaşların, her ne kadar Hamza Hoca arkadaşlara miskindaşlar diyorsa da ben Erenler diye hitap etmeyi tercih ediyorum ve orası Miskinler tekkesi değil, Erenlerin Bağı - evine gidene kadar bir manevi yolculuk yapmış olduğumu hissederdim.

Şimdi düşünüyorum da İstanbul, her ne kadar hır gür, şu bu telaş merkezi olsa da, insanı dindar eden bir şehir. Her köşede maneviyatı, ahireti hatırlatan noktalar var; abideler var, mezarlar var, türbeler var, camiler var. Büyük bir edeple geçmeye gayret ederdim oradan ve bir anda o şehrin bütün telaşesini birkaç dakika bile olsa dinmiş bulurdum bu noktalarda.

Yürüyüp ilerlerdim. Sokağın yukarıya kıvrıldığı yerden arkadaşların sesleri, mutfaktaki tıkırtıları dışarıya taşardı. Bir kutlu mekânın ahenk içinde yükselen sesleri gibi gelirdi o uğuttular, tıkırtılar.

Kimisi gözleme yapıyor, kimisi sigarasını tellendirmiş, kimisi domates doğruyor, kimi tabak bardak hazırlar sofrayı kurar... Hamza Hoca – niye tercih ederdi bilmiyorum- kocaman bir tepside menemen yapardı. Menemeni domates, biber, ... Soğan olur muydu hatırlamıyorum ama içine yumurta kırmazdı. Lezzetli oluyor diye böyle. Tepsi kocaman bir börek tepsisi. Bu tepsi de daha lezzetli oluyor derdi.

Elhasıl, o kutlu hazırlığa ben de katılırdım. Şen kahkahalar, neşeli yarenliklerden dışarı taşardı şen kahkahalar. Bilhassa Ünal Hoca'nın memleketinden getirdiği tereyağları, Kastamonu'dan yöresel ürünler olurdu hep yerde kurulan sofrada Hamza Hoca’nın kaldığı odada. Fuat Bey ise müthiş güzel kayısı kuruları getirirdi memleketinden.

O kayısılar piyasadaki kayısılardan çok çok kaliteli, lezzetli, uluslararası fuarlarda sergilenmesi gereken bir cinsti. Hatta 10 kilo sipariş vermiştim ve bir kısmını yurt dışına çıkarken yanıma almıştım.

Kahvaltı sonrası asıl hatırlanması gereken an, ya da hasretini çektiğim veya hayatımda eksikliğini hissettiğim an, o şiirli, türkülü, tartışmalı, kitaplı anlar… Asıl lezzet midenin, dilin, dudağın, damağın hakkından sonra entelektüel bir ziyafet softasına dönen o sanat, edebiyat sohbetleri anları uzayıp ikindi saatlerine erişen. Hatırladıkça hasret artıran o güzelim anlar. İnsanın gönlüne ferahlık salan o anlar. Bir Samimi dost halkası bir sofra başında...

Bazen Fuat Hoca sazını tıngırdatırdı. Hamza Hoca şiirler okurdu. Bazen yazdığı şeyleri okurdu, Osmanlıca metinlerle uğraşırdı.

Ben yanımda kitaplar götürürdüm onlara. Bir keresinde Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'nı, orijinal, sadeleştirilmemiş hâlini götürmüştüm. Orada birkaç yazıyı okumuştuk. Renklere dair yazı ne hoş bir yazıydı.

Daha sonra başka şiir kitapları götürürdüm. Bazen ezberden, bazen o kitaplardan okurdum. Elimde çeşit çeşit kitaplar olurdu. Onları arkadaşlara götürürdüm. O yıllarda devamlı kitap müzayedelerine katılır, birçok kitap alır, eşe dosta dağıtırdım.

Elhasıl, o şiirli, sohbetli anlar ta ikindi vaktine kadar devam ederdi bazen. Kahvaltı akşam yemeğine vasıl olurdu. Dışarıda telaş, gürültü, kavgalar, çekişmeler, sıkış tepiş bir İstanbul. Biz bir başka seyyarede gibi kendi alemimizde.

Bu sofralara ara ara başka arkadaşlar da teşrif ederlerdi. Bir keresinde, yanılmıyorsam, 7 Ağustos'tu galiba, İstanbul o felaketli günlerinde Yenikapı'da büyük bir gösteri oluyordu. Herkes oraya gidiyordu. Topkapı Sarayı'nda memur bir arkadaş, Süleymaniye Kütüphanesinde kütüphanede başka bir arkadaş da katılmışlardı. Hava çok sıcaktı o gün. İstanbul zaten günlerdir nefes alamıyor gibiydi ama biz bir şiir, meclisi, dostluk halkası etrafında toplanmıştık. Arkadaşlar istemeye istemeye çıkmışlardı biz sohbeti bitirmeden.

Ne güzel sohbetler ediyorduk, şiirler okuyorduk, türküler söylüyorduk, şarkılar mırıldanıyorduk. Dışarıda ne oluyor ne bitiyor kimin umurunda... Ve müthiş keyifli şakalar, ardı şen kahkahalar.

Yaşadığımız anın keyifli buudunda doya doya istifade etmeye gayret ediyorduk. O anı içimize çekerek. Bir keresinde bana da sigara tellendirttiler arkadaşlar. Yok, pipo bana daha çok yakışıyormuş. Hatta Fuat Hoca bana hediye almış.  Yok bir de robdöşambr da alın. Peyami Safa’nın romanlarına kahraman olayım. Ah, ah! Yıllardan sonra bu arkadaşlardan dolayı cigaraya başlayacaktım. Bereket versin başlamadım merete.  

Çaylar bitiyor, tekrar çay demliyorduk.

Şiirler, türküler birbiri ardına...

Elhasıl, kitaplar, sohbetler... Böyle bir sofra başında dostlar. Samimi, katışıksız, gönülden... Salt dostluk. Uzaklardan düşününce o zaman yaşanan sıradan o pazar kahvaltılarını, kaybedilmiş bir dünyanın, medeniyetin altın hatıraları olmuş.

Meğer insanın hayatında en çok özleyeceği şeylerin başında büyük hadiseler, şatafatlı başarı anları değil, böyle küçük ve sıradan görünen saadetler geliyormuş.

Bu bir araya gelmeler neredeyse bir rutin olmuştu hafta sonları beraber.

O yıllarda adı Miskinler Tekkesi falan değildi. Hani hâlâ neden Miskinler Tekkesi dendiğini hâlâ anlamıyorum. Bence çok güzel, hareketli bir yerdi orası. Capcanlı. Çünkü bazen başka dostlar da gelirdi.

Sadece kahvaltı yapmıyorduk.

Pazartesi akşamları da geleneksel olarak, ben son aylarda mercimek çorbası yapıyordum ve arkadaşlar pazartesi kurulan o Karagümrük pazarından hamsi alıyorlardı.

Bir keresinde tam sekiz tava hamsi yapmıştık. Öyle hatırlıyorum. Ünal Hoca akrabalarını davet etmişti.

Elhasıl, bir ziyaretgâh idi orası.

Gönüllerin sürura erdiği, huzur bulduğu, sekineli anların yaşandığı bir saadethane, bir terapi merkezi, dost halkası... mutluluk meclisi... dünyanın tadı tuzu...

Öyle bir yer olarak hatırlıyorum şimdi o evi.

Ve bu uzaklardan İstanbul'u düşününce aklım hep o noktaya odaklanıyor. Yine beyaz bulutların daha da mavileştirdiği bir mavi yaz gökyüzü. Serde gençlik, kuğular gibi vapurlar süzülüyor, İstanbul bir şehrayin. Boğaz ışıl ışıl, serin akıyor. Bir hafif rüzgâr... Bir İstanbul’un tarihi bir beldesinde.

O güzelliklerin orada havada hâlâ asılı kaldığını hissediyorum. Sanki elimle dokunacağım gibi. Hayalimde uzaktan hâlâ o sesleri duyuyorum.

Hani İstanbul'a gitsem yine bir pazar günü orada o dostluklar beni bekliyor. İnsan cihanda hayal ettiği müddetçe yaşar diyordu. Yoksa İstanbul’da beni çağıran çok şey yok belki de. Bu dostluk halesinin aydınlattığı noktalar.

Yıllar geçti, on sene oldu. Aklımdan hiç çıkmadı.

Hatıraların ışıltısı zihnimde müthiş bir keyif, bir ilaç, terapi gibi bunları düşünmek.

Hamza Hoca, Fuat Hoca, Ünal Bey... ve sonrasında Kerim Beyler, Tuna Hocalar...

O güzel günler hep aklımda, gönlümde, hayalimde.

Ömrünüz güzellikleriyle dolsun, unutulmayacak anların

Sağlık, safalık, saadet içinde nice nice güzel dostluk, sanat, edebiyat halkaları kurulsun sofranızda. Cennetasa havalar essin o kutlu, samimi dostluk mekânınızda.

Hepinize, her birinize ayrı ayrı selamlar, sevgiler....

Nazif Özaslan

 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.