16 Eylül 2026, BİALA PODLASKA GÜNLÜĞÜ – STUDIANKA
Bugün Polonya’nın doğusundaki Biała Podlaska kasabası civarında Studzianka adlı bir köye gittik. Aslında bu köyün benim için özel bir anlamı yoktu. Kırım Türk Tatarların bir zamanlar burada yaşadığını öğrenince merak ettim. Belki Türk Tatar kültüründen, Müslümanlardan bir şeyler görürüz diyelim diye gittik.
İlk Türk Tatar grupları XIV. yüzyılın sonlarında, Büyük Altın Orda Türk devletindeki siyasi mücadeleler ve sürgünler sonucunda Büyük Dük Vytautas döneminde Litvanya’ya geliyorlar. Kendilerine toprak veriliyor, karşılığında askerî hizmette bulunuyorlar. Sobieski döneminde ise Tatarların hakları yeniden düzenleniyor ve Podlasie’de yeni yerleşimlere imkân sağlanıyor. Türklerin Viyana Savaşı’nda da Tatar birlikleri Karşı safta Polonya ordusunun yanında savaşıyor.
Studzianka’ya da Tatarlar 1679 yılında yerleşmeye başlamış. Mescit ve mezarlığın, yani mizarın da bundan kısa süre sonra kurulmuş olması, buranın zamanla kalıcı bir Müslüman Tatar yerleşimine dönüştüğünü gösteriyor. Ama gidince gördüm ki bugün burada Tatar Türk kültüründen, Müslümanlardan, ne de camiden geriye neredeyse hiçbir şey kalmamış. Bir zamanlar burada Müslümanlar, Türk Tatarlar yaşamış. Bu civarda 30 kadar Tatar yerleşim bölgesi varmış. Camileri cemaati ile.
O medeniyetten bir iz bulabilir miyiz diye yola çıktık. Google Map, yolda karşılaştığımız insanlara sora sora gideceğimiz yeri zoraki bulduk. Önce caminin bulunduğu yere gittik. Ama cami yerinde sarımtırak bir okul binası vardı. İçinde kimse görünmüyordu. Sonra internetten edindiğimiz bilgiye göre bu okulun yerinde 1817 yılında ahşap bir Tatar camisi varmış. Yaklaşık yüz yıl boyunca buradaki Müslüman Tatar cemaatinin merkezi olmuş. Fakat Birinci Dünya Savaşı sırasında geri çekilen Rus birlikleri tarafından cami yakılmış. Bir daha da yapılmamış.
1921 yılında buradaki son Tatar din görevlisi Maciej Bajrulewicz, caminin bulunduğu arsayı köyde okul yapılması için halka devretmiş. 2016’da da binanın işletimiyle ilgili bir kuraldan dolayı okul öğrenci alamamaya başlamış ve bu bina da fonksiyonunu yitirmiş. Kaynaklara göre Studzianka’da yaşayan son Tatarka Helena Bandzarewicz. O da 2006’da vefat etmiş ve artık orada İslam’ı yaşayan Tatar kalmadığı belirtiliyor.
Maciej… caminin son imamının adı: Müslümanlarda alışık olduğumuz bir isim değil. Halbuki Maciej; Dariusz, Marek, Piotr, Pawel, gibi Polonya'da çok yaygın erkek isimlerinden biri. Bu isim beni ayrıca düşündürdü. Acaba insanlar neden kendi Türk - Müslüman isimlerini tercih etmediler? Zaman içerisinde isimlerini değiştirmek zorunda mı kaldılar yoksa? Kimliklerini koruyamadılar mı? Yoksa zamanla isimler de mi değişti? Bilmiyorum.
Fakat mezarlığa girince bu sorular daha da çoğaldı. Mezarlığı bulmak kolay olmadı. Yok üstünde değildi. Tarlalardan geçip ağaçlıkların arasında bir yerde. Biraz kaybolduk ama nihayetinde bulduk. Mizar adındaki bu çok eski tarihî Müslüman Türk Tatar mezarlığı oldukça hüzün verici bir hâldeydi. Sanki hiç geleni gideni kalmamış bir mezarlıktı. Mizar ismi bana ilginç geldi. Mezarlığın has ismi Mizar olunca bizdeki Mezar demek diye düşündüm. Mezarlığın girişindeki bilgilere göre burada 300’den fazla mezar taşı tespit edilmiş ancak toprak altında kalan ve taşı kaybolmuş mezarlarla birlikte gerçek mezar sayısının daha fazla olduğu düşünülüyormuş. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde. Hiç taze mezar yoktu. Mezar taşlarının üzerindeki tarihlere baktıkça, bazılarının neredeyse çok asırlık mezarlar olduğunu gördük. 1679’dan sonra kurulmuş mezarlık.
Yüzyıllar geçmiş, … Ama mezarlar hâlâ orada duruyordu. Ama ne duruyordu? İçler acısı bir hüzünlü hâl içinde. Mezar taşlarının üzerindeki isimlere baktıkça Bogdan vesaire gibi isimler vardı. Bunlar Müslümanlarda alışık olmadığımız isimlerdi. Açıkçası bu isimleri görünce şaşırdım. Sadece iki tane Müslüman ismine rastladım: Mustafa ve Bekir. Burada Bielak, Azulewicz, Lisowski ve Aleksandrowicz gibi önemli Tatar ailelerinin de mezarları bulunuyormuş. General Józef Bielak, Albay Jakub Azulewicz, Binbaşı Samuel Józefowicz gibi isimler de burada yatıyormuş.
Kimisi yere yıkılmış, kimisi kırılmış, kimisinin üzerindeki yazıları yosunlar bürümüş. Bazı taşlar öyle eskimiş ki yüzyıllar içinde erozyona uğramış kaya parçaları gibi. Bazı mezarlar neredeyse toprağın içinde görünmez hâle gelmiş. Mezar taşından daha çok bir taş parçası gibi kalmış. Yani yüzyıllar içinde buranın nüfusu da bitince mezarlık da terkedilmiş bir mekâna dönüşmüş. Bir taraftan bir medeniyetten arta kalan bu kalıntıların üzerinden yükselen hazin hâl, diğer yönden hissettiğim sükûnetli bir sessizlik içinde sakin bir huzur.
Sanki “huzur içinde yat” denilen insanların gerçekten huzura ermiş, Yahya Kemal’in ifadesiyle sanki mağfiret iklimine ermiş insanların ebedi uykularına yattıkları asırlık bir mezarlık geldi bana. Bütün kavgaları dinmiş, bütün huzursuzlukları bitmiş, insanlar sükûnet içinde Rablerine kavuşmuşlar gibi… rahat uykularında. Eylül ortası bu kuzey coğrafyasında genelde epey soğuk oluyor ama bugün hava günlük güneşlik bir güzel yaz günü gibi. O ulu ağaçların altında hafif, serin bir esinti. Eflatun küçük çiçekler açmış mezarlıkta. Yapraklar hafif hafif kıpırdıyor, mezarların arasında derin bir sükûnet dolaşıyordu.
Ve ben o mezarlıkta sanki bir şiirin içinde buldum kendimi. Mezar taşlarından, üzerlerindeki yazılardan, o ağaçların donmuşçasına bir sükût içindeki esrarlı duruşundan mana mana tüten bir şiir yayılıyordu etrafa… mısra mısra hissedilen bir şiir… Belki mersiye, belki ağıt, belki bir hüzünlü gazel. Bir veda gazeli, bir gotik hava… rüzgâra karışan o feryatlı sessizlik içinde bir ince dokunaklı keman sesi gibi… Benim orada bunları hissetmem de başlı başına şiirsel bir durumdu. Ve dudaklarımdan Necip Fazıl'ın Ölüler Bağrıyor Mezarlarından şiiri dökülmeye başladı. Ezberimde kaldığı kadarıyla…
Ben de bir gün böyle haykıracağım!
“Ölüler bağrıyor mezarlarından…” diye başlayan o şiir, sanki o anda bu mezarlığın içinde yeniden anlam kazanıyordu. Mezarlardan yolculara seslenen ölüleri düşündüm. Feryatlı, ağlamaklı, inlemeli bir hazin hâl… mezar taşlarından, isimlerden, o taşlardaki tarihlerden yükselen bir feryat. Şiir gibi manzaraya şiirler okumak, mezarlıkta şiir okunur mu … Allah affetsin. Çok şükür hem girişte ölülere verilen özel selamı verdim, ihlaslar, Fatihalarla dilim kıpır kıpır dolaştım. Şiir okuduktan sonra da Mezarlıkta hoş olmaz diye geçirip içimden tekrar dualar okumaya başladım. Mezarlığın kendisi bana şiir gibi geldiği için, o ulu ağaçların altında Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü şiiri aklıma geldi.
Bilmiyorum, mezarlıkta şiir okunur mu? Ama o sükûneti görünce, ulu ağaçların altında sessizce duran o mezar taşlarını görünce içimden bu şiiri okumak geldi. Sonra düşündüm: Buralarda bir zamanlar Türkçe konuşulur - ezanlar okunmuş. Cenaze namazları kılınmış. Allah'ın isimleri anılmış. Kur'an-ı Kerim'den bölümler okunmuş, salavatlar getirilmiş, dualar edilmiş.
Dualar ettim “Belki bir gün daha çok insan gelir, buradaki atalarımıza Fâtihalar gönderir” Bunları düşünürken insanın içine daha başka bir duygu geliyor. Çünkü mezarlık bana Anadolu'da gördüğüm çok eski yerleri hatırlattı. Fethiye'de veya Amasya'da dağların arasında gördüğümüz eski kaya mezarları gibi… Bir zamanlar insanlar yaşamış, krallar var, krallar olunca orada bir halk var, bir hayat bir toplum var… yıllar içinde hepsi de bitmiş kayalarda yontulu mezarlar kalmış. Mezarlıklar, böyle tarihi asırlık mezarlıklar insanı derin düşüncelere sevk ediyor. Sanki burası maddi bir mekân değil maneviyata geçiş istasyonu…
Yahya Kemal'in medeniyetlerin geriye bıraktıklarını, Yol Şiirinde anlattığı hâliyle, “taş yığını” olarak gördüğü yaklaşımı da geldi aklıma. Ama ben buradaki taşları öyle görmedim.Bunlar benim için sadece taş değildi. Sanki orada bir medeniyetin yaşamış olduğunu hatırlatan anıtlar, belgeler... hâlâ nabız nabız kalpler gibi capcanlı atan mezar taşları. Bu taşlar da buralardan silinirse maddi bir kayıt kalmayacak belki de.
Sanki taşlardan taşan sesler, “Ey yolcu, biz de senin gibi gezerdik bir zamanlar, sonunda toprak olduk, ama biz de bri medeniyettik oralarda, capcanlı, doğular olurdu, evlenmeler, şenlikler, kavgalar, barışlar, da bir zamanlar insanlar yaşadı.” diyordu. Bir zamanlar burada atalarımız - Müslümanlar vardı. Mezarlıklar o medeniyetin anıtlarıdır.
Bir şiirli hâl hissettim iliklerime işleyen. Sonra insan ister istemez medeniyetlerin nasıl kaybolduğunu düşünüyor. Cami yanıyor. Cemaat dağılıyor. İnsanlar başka yerlere göç ediyor. Köyler değişiyor. Kültür zamanla siliniyor. Ve geriye Mezar taşlarının bangır bangır bağırdığı bu şahitlik kalıyor.
İçimde derin düşüncelerle hislerle mezarlıktan çıktım. Biz mezarlıktan çıktık. Mezarlar kaldı. O ulu ağaçların arasında süzülen o sükûnet içinde, bir zamanlar burada da bir medeniyet olduğunu kalp atışları gibi hatırlatan mezar taşları kaldı. Ziyaretçilerini bekleyen, unutulmamak isteyen ve geleceğe bir şeyler söyleyen mezar taşları…
Sonra yakında bir de müthiş bir müzeye gittik. Bir çiftçi kendi imkânlarıyla oluşturmuş. Köylerde kullanılan eski eşyalar, tarım aletleri, ev eşyaları… Beni alıp çocukluğuma götüren, zamanda bir seyahat yaptıran bir ziyaret oldu. Gerçekten çok zengin ve hoş bir müzeydi. Fakat Soyu Türk Tatarlarla veya Müslümanlarla ilgili belirgin bir iz göremedik. Daha çok eski köy hayatından kalan ve yıllar içinde değişen telefon, daktilo, kaç kacak, vs vardı hatta seyyar sinema bile vardı. Köylerde film gösterilerinde kullanılmış.
Ama benim aklım hâlâ o mezarlıktaydı. O geleni gideni kalmamış mezarlar. O ulu ağaçların altında, o serin rüzgârın ve o mânevî sükûnetin içinde… Tanpınar’ın şiirindeki gibi ziyaretçilerine selam söyleyen: Selâm olsun bizden güzel dünyaya …
Uzak, çok uzağız şimdi ışıktan,
Çocuk sesinden, gül ve sarmaşıktan,
Dönmeyen gemiler olduk açıktan,
Adımızı soran, arayan var mı?...
Adımızı soran, arayan var mı?..”
Bir Fatiha bekleyen sessiz mezarlar…
