Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Kemal ULUSOY
Köşe Yazarı
Kemal ULUSOY
 

Kim sorumlu ?

        DEĞERLERİNİ UNUTAN TOPLUMLAR Miami - ABD ye gelirken Uçakta, Geçen hafta ATA koleji whats app gurubundan Sabih Gürce - paylaştığı Aslen TRabzonlu (illaki !) Anton Çehov AHLAK öyküsü aklıma takıldı.  Sürekli başkalarını eleştirdiğimiz Çürümüşlük konusunda acaba bizler suçsuzmuyuz ? diye birşeyler yazmak istedim....   Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı. Müfettiş " Neden söküyorsun o vidaları ? Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? " Köylü "Sadece bir vida beyim...  Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez" Müfettiş "Delilik bu ! Muhtar görmüyor mu bunu?" Köylü "Görmez olur mu ? Bedava diye Karakol dahil - kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı" Müfettiş "Peki ya maaşınızı artırsak ? bu hırsızlıktan Vazgeçermisiniz?" Köylü "Mesele alışkanlık işte yoksa para değil beyim" Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz" Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi. Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı "Bu sefalet bir gün felakete yol açacak..." Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü.  Çocuk gülümseyerek el sallıyordu. Müfettiş hemen dehşetle bağırdı "Treni durdurun!" dedi. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu. Fakat .... Çocuk ne fizik biliyordu ne de "bir söküp diğerini bırakma" kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü ve koca Tren devrildi. Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti. Suçlu  kimmi ?. “Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen “Bir şey olmaz” diyen kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes. Çünkü toplumlar bir anda çökmez. Önce vidaları gevşer..... Bu öykü ekonomisi yerlerde sürünen günümüz Türkiyesi için ÇOK geçerli, çünkü asgari ücretlisi, emeklisi aç iken – öğretmenden daha fazla maaş alan topluma kan emer kene gibi yapışmış kadrosuna Mekke – Medine yerine, tatil için ABD de havuzlu villalar yaptırtan, 117 ülkeye kendi dilinde basıp dağıttığı kuran için bize ‘Türkçe yerine - Kuranı arapça okumak gerek’ diyen ‘Hıyanet işleri’ denen Diyanete sessiz halk herşeyden suçlu. Halktan kopmuş, düzeni iyi olan emeklinin, toplumdan – gerçeklerinden uzak modern hapisaneler diye bilinen residans – korumalı villalarda yaşayan parası olanın koro halinde fakir ve dar gelirliler için ‘Bana ne !’ diyerek gerçeklerle ilgilenmeyen bir toplumun gerçek gücü yalnızca, dünyanın en büyük: hapihaneleri, adliye sarayları, polis - bekçi - jandarma ordusuyla, yollarıyla ve yüksek binalarıyla ölçülmez. Asıl güç; insanların birbirine duyduğu güven, adalete olan inanç, emeğe gösterilen saygı ve vicdanların hâlâ canlı olmasıdır. Çünkü ahlakını kaybeden bir toplum, maddi bakımdan zenginleşse bile manevi bakımdan yoksullaşır – sonunda torunları mahvolur. Yalanın zekâ, haksız kazancın başarı, gösterişin itibar sayıldığı yerde değerler sessizce aşınır. İnsanlar yalnızca kendi çıkarlarını düşünmeye başladığında yakın aile bağları, komşuluk, dostluk ve dayanışma zayıflar. Hak etmeyenlerin yükseldiği, dürüst insanların ise saf ve beceriksiz görüldüğü bir düzen zamanla herkesi çürütür. Böyle bir toplumda çocuklar doğruluğu öğütlerden değil, büyüklerin davranışlarından öğrenir. Onlara dürüstlükten söz edip yalanla işimizi yürütüyorsak, geleceğe ahlak değil ikiyüzlülük bırakıyoruz demektir. Her yanlış kanunlarla cezalandırılamaz; fakat her insan kendi vicdanının karşısında sorumludur. Kimsenin görmediği yerde doğru davranabilmek, ahlakın en gerçek ölçüsüdür. Kaybedilmiş bir para yeniden kazanılabilir, yıkılan bir bina tekrar yapılabilir; fakat insanların birbirine güveni yok edildiğinde onu yeniden kurmak çok uzun yıllar bazen nesiller alır. Güvenin bulunmadığı yerde huzur, adaletin bulunmadığı yerde birlik, merhametin bulunmadığı yerde insanlık yaşayamaz. Belkide bu korkuyla Yurt dışına kaçan – köksüzleşen her toplum, bir avuç çakalların eline geçmiş, milletin namusuna küfredebilecek kadar cüretkar yandaşlarca talan edilmiş batırılmış ülkesi için sonraki yıllard haritadan silinmiş ‘Atalarının diyarı’ diyarı diye bahsetmeye mecburdur. Çocukluğumdan beri hiç unutmadığım İnönü’nün ‘Şayet namussuzlar kadar cüretkar olmalısınız, size yaşam hakkı yoktur’ sözü her millet düzeni için geçerlidir.  Maalesef “Bana dokunmayan sorun beni ilgilendirmez” düşüncesi toplumsal yozlaşmanın en tehlikeli biçimidir. Bir başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalan insan, kendi hakkının çiğneneceği günü hazırlamış olur. Yanlışa itiraz etmek kavga çıkarmak değil, toplumun vicdanını korumaktır. Ancak bunu yaparken öfkenin değil hakkaniyetin, intikamın değil adaletin dili kullanılmalıdır. Değerlerimize dönmek geçmişe sığınmak değildir. Dürüstlük, adalet, merhamet, utanma duygusu, emek ve kul hakkına saygı hiçbir çağda eskimez. Teknoloji gelişebilir, şehirler büyüyebilir ve yaşam biçimleri değişebilir; fakat insanı insan yapan temel ilkeler değişmez. Toplumsal düzelme ASLA başkalarından beklenerek başlamaz. Her insan önce kendi hayatında yalanı, haksızlığı, ayrımcılığı ve çıkarcılığı reddetmelidir. Çocuğuna yalnız başarılı olmayı değil, iyi insan olmayı öğretmelidir. Çünkü toplum dediğimiz yapı, birbirinden bağımsız milyonlarca vicdanın toplamıdır. Unutmayalım: Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca kurumları değil, o kurumlara ruh veren ahlaklı insanlarıdır. Kurtuluş, kusursuz yöneticiler beklemekte değil; sorumluluk sahibi, adil, dürüst ve cesur bireyler yetiştirmektedir. Değerlerimizi yeniden hatırladığımız gün, yalnız toplumumuzu değil, geleceğimizi de onarmaya başlamış olacağız. Bir ülke için belkide EN BÜYÜK DÜŞMAN bizim gibi sürekli ‘din iman yetmeyince vatan millet sakarya’ naraları ile milleti aldatan toplumu soyan ahlak yoksunlarına tepki göstermeyen, emekliliğinde sadece kendi keyfini düşünen – korkak dinazor olmaktan UTANIYORUM.  

Kim sorumlu ?

 

 

 

 

DEĞERLERİNİ UNUTAN TOPLUMLAR

Miami - ABD ye gelirken Uçakta, Geçen hafta ATA koleji whats app gurubundan Sabih Gürce - paylaştığı Aslen TRabzonlu (illaki !) Anton Çehov AHLAK öyküsü aklıma takıldı.  Sürekli başkalarını eleştirdiğimiz Çürümüşlük konusunda acaba bizler suçsuzmuyuz ? diye birşeyler yazmak istedim....

 

Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı.

Müfettiş " Neden söküyorsun o vidaları ? Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? "

Köylü "Sadece bir vida beyim...  Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez"

Müfettiş "Delilik bu ! Muhtar görmüyor mu bunu?"

Köylü "Görmez olur mu ? Bedava diye Karakol dahil - kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı"

Müfettiş "Peki ya maaşınızı artırsak ? bu hırsızlıktan Vazgeçermisiniz?"

Köylü "Mesele alışkanlık işte yoksa para değil beyim" Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz"

Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi. Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı "Bu sefalet bir gün felakete yol açacak..."

Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk gördü.  Çocuk gülümseyerek el sallıyordu. Müfettiş hemen dehşetle bağırdı "Treni durdurun!" dedi. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyuldu. Fakat ....

Çocuk ne fizik biliyordu ne de "bir söküp diğerini bırakma" kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü ve koca Tren devrildi.

Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti.

Suçlu  kimmi ?.

“Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen “Bir şey olmaz” diyen kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes. Çünkü toplumlar bir anda çökmez. Önce vidaları gevşer.....

Bu öykü ekonomisi yerlerde sürünen günümüz Türkiyesi için ÇOK geçerli, çünkü asgari ücretlisi, emeklisi aç iken – öğretmenden daha fazla maaş alan topluma kan emer kene gibi yapışmış kadrosuna Mekke – Medine yerine, tatil için ABD de havuzlu villalar yaptırtan, 117 ülkeye kendi dilinde basıp dağıttığı kuran için bize ‘Türkçe yerine - Kuranı arapça okumak gerek’ diyen ‘Hıyanet işleri’ denen Diyanete sessiz halk herşeyden suçlu.

Halktan kopmuş, düzeni iyi olan emeklinin, toplumdan – gerçeklerinden uzak modern hapisaneler diye bilinen residans – korumalı villalarda yaşayan parası olanın koro halinde fakir ve dar gelirliler için ‘Bana ne !’ diyerek gerçeklerle ilgilenmeyen bir toplumun gerçek gücü yalnızca, dünyanın en büyük: hapihaneleri, adliye sarayları, polis - bekçi - jandarma ordusuyla, yollarıyla ve yüksek binalarıyla ölçülmez. Asıl güç; insanların birbirine duyduğu güven, adalete olan inanç, emeğe gösterilen saygı ve vicdanların hâlâ canlı olmasıdır. Çünkü ahlakını kaybeden bir toplum, maddi bakımdan zenginleşse bile manevi bakımdan yoksullaşır – sonunda torunları mahvolur.

Yalanın zekâ, haksız kazancın başarı, gösterişin itibar sayıldığı yerde değerler sessizce aşınır. İnsanlar yalnızca kendi çıkarlarını düşünmeye başladığında yakın aile bağları, komşuluk, dostluk ve dayanışma zayıflar. Hak etmeyenlerin yükseldiği, dürüst insanların ise saf ve beceriksiz görüldüğü bir düzen zamanla herkesi çürütür. Böyle bir toplumda çocuklar doğruluğu öğütlerden değil, büyüklerin davranışlarından öğrenir. Onlara dürüstlükten söz edip yalanla işimizi yürütüyorsak, geleceğe ahlak değil ikiyüzlülük bırakıyoruz demektir.

Her yanlış kanunlarla cezalandırılamaz; fakat her insan kendi vicdanının karşısında sorumludur. Kimsenin görmediği yerde doğru davranabilmek, ahlakın en gerçek ölçüsüdür. Kaybedilmiş bir para yeniden kazanılabilir, yıkılan bir bina tekrar yapılabilir; fakat insanların birbirine güveni yok edildiğinde onu yeniden kurmak çok uzun yıllar bazen nesiller alır. Güvenin bulunmadığı yerde huzur, adaletin bulunmadığı yerde birlik, merhametin bulunmadığı yerde insanlık yaşayamaz. Belkide bu korkuyla Yurt dışına kaçan – köksüzleşen her toplum, bir avuç çakalların eline geçmiş, milletin namusuna küfredebilecek kadar cüretkar yandaşlarca talan edilmiş batırılmış ülkesi için sonraki yıllard haritadan silinmiş ‘Atalarının diyarı’ diyarı diye bahsetmeye mecburdur.

Çocukluğumdan beri hiç unutmadığım İnönü’nün ‘Şayet namussuzlar kadar cüretkar olmalısınız, size yaşam hakkı yoktur’ sözü her millet düzeni için geçerlidir.  Maalesef “Bana dokunmayan sorun beni ilgilendirmez” düşüncesi toplumsal yozlaşmanın en tehlikeli biçimidir. Bir başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalan insan, kendi hakkının çiğneneceği günü hazırlamış olur. Yanlışa itiraz etmek kavga çıkarmak değil, toplumun vicdanını korumaktır. Ancak bunu yaparken öfkenin değil hakkaniyetin, intikamın değil adaletin dili kullanılmalıdır.

Değerlerimize dönmek geçmişe sığınmak değildir. Dürüstlük, adalet, merhamet, utanma duygusu, emek ve kul hakkına saygı hiçbir çağda eskimez. Teknoloji gelişebilir, şehirler büyüyebilir ve yaşam biçimleri değişebilir; fakat insanı insan yapan temel ilkeler değişmez. Toplumsal düzelme ASLA başkalarından beklenerek başlamaz. Her insan önce kendi hayatında yalanı, haksızlığı, ayrımcılığı ve çıkarcılığı reddetmelidir. Çocuğuna yalnız başarılı olmayı değil, iyi insan olmayı öğretmelidir. Çünkü toplum dediğimiz yapı, birbirinden bağımsız milyonlarca vicdanın toplamıdır.

Unutmayalım: Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca kurumları değil, o kurumlara ruh veren ahlaklı insanlarıdır. Kurtuluş, kusursuz yöneticiler beklemekte değil; sorumluluk sahibi, adil, dürüst ve cesur bireyler yetiştirmektedir. Değerlerimizi yeniden hatırladığımız gün, yalnız toplumumuzu değil, geleceğimizi de onarmaya başlamış olacağız.

Bir ülke için belkide EN BÜYÜK DÜŞMAN bizim gibi sürekli ‘din iman yetmeyince vatan millet sakarya’ naraları ile milleti aldatan toplumu soyan ahlak yoksunlarına tepki göstermeyen, emekliliğinde sadece kendi keyfini düşünen – korkak dinazor olmaktan UTANIYORUM.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.