Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Kemal ULUSOY
Köşe Yazarı
Kemal ULUSOY
 

Kime denir ?

      KİME İSTANBULLU DENİR? Nüfus kütüğümden ötürü ilk okulda ‘Ofli’ İstanbul Kolejde ‘Trabzon’lu’, yurtdışı yüksek öğrenimde sürekli ‘Türk’ olduğumun hatırlatılması beni hiç rahatsız etmezdi.   Aslında köyden istilaya uğrayan her şehir için geçerli bu kavramda - özellikle İstanbul, yalnızca üzerinde yaşanan bir şehir değildir; insanın ruhuna yerleşen, hafızasını biçimlendiren ve kimliğine yeni bir katman ekleyen büyük bir hayat sahnesidir. Bu nedenle İstanbul’da doğmuş olmak insanı kendiliğinden İstanbullu yapmadığı gibi, başka bir şehirden gelip burada yaşamaya başlamak da insanı bu kimlikten mahrum bırakmaz. İstanbulluluk, doğuştan edinilen bir ayrıcalıktan çok, zamanla kazanılan bir şehir terbiyesidir. Bu şehir, tarih boyunca dünyanın dört bir yanından gelenlere yurd oldu. Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın başkenti olarak farklı dilleri, dinleri, milletleri ve kültürleri bir arada yaşattı. Dolayısıyla “saf İstanbullu” diye değişmez bir insan tipi yoktur, farklı köklerin buluşmasıyla İstanbul olmuştur. İstanbul’da doğmak elbette önemlidir. Çocukluğunu bu şehrin sokaklarında geçiren, vapur düdükleriyle büyüyen, martı seslerini evinin doğal gürültüsü sayan biri İstanbul’a güçlü bir aidiyet geliştirebilir. Ancak sadece burada doğmuş olmak, şehrin ruhunu anlamaya asla yetmez.  İstanbul’da doğduğu hâlde hayatı boyunca denize sırtını dönmüş, yaşadığı mahallenin tarihini merak etmemiş, şehrin kültürel zenginliğine ilgisiz kalmış birine - yalnızca doğum belgesine bakarak İstanbullu demek eksik kalır. Buna karşılık Trabzon’dan, Mardin’den, Selanik’ten, Kırım’dan  veya başka bir ülkeden gelmiş; yıllar içinde dilini, ritmini ve inceliklerini öğrenmiş biri gerçek anlamda İstanbullu olabilir.  Çünkü şehir kimliği yalnızca insanın nerede doğduğuyla değil, yaşadığı yere ne kattığıyla ilgilidir.  İstanbul’a gelen herkes önce misafirdir. Bazıları yıllar geçse de şehri yalnızca tüketilecek bir alan olarak görür. Bazılarıysa kısa zamanda ona bağlanır; sokaklarına, insanlarına, tarihine ve geleceğine karşı sorumluluk hisseder. İstanbulluluk işte bu sorumluluk duygusuyla başlar. Tarih boyunca göçlerle şekillendi. Fetih sonrasında şehrin yeniden canlandırılması için Anadolu’dan ve Rumeli’den farklı topluluklar İstanbul’a yerleştirildi.  Balkanlar’dan, Kafkasya’dan ve imparatorluğun çeşitli bölgelerinden gelen insanlar şehrin mahallelerini oluşturdu. Cumhuriyet dönemindeyse Anadolu’nun her köşesinden milyonlarca kişi iş, eğitim ve daha iyi bir hayat umuduyla İstanbul’a taşındı. Bu nedenle birine cahilce “Sen sonradan geldin, İstanbullu değilsin” demek, şehrin tarihini anlamamak anlamına gelir. İstanbul’da herkes bir bakıma sonradan gelmiştir. Önemli olan geliş tarihi değil, şehirle kurulan ilişkinin niteliğidir.  Doğal olarak Göçler İstanbul’u büyüttü, zenginleştirdi ve çeşitlendirdi. Ancak özellikle son 30 yıllık plansız büyüme, yoksulluk, kültürel kopuş ve hızlı yapılaşma gibi sorunları da beraberinde getirdi. Bu süreçte İstanbul’a gelen insanların çoğu, doğal olarak sırtlarında taşıdıkları kendi köylerinin veya şehirlerinin alışkanlıklarının mevcut yerleşik kültürle buluşmasında sorunlar çıktı. İstanbulluluk, insanın geldiği yeri unutması değildir. Tam tersine, kendi köklerini korurken ortak şehir hayatına uyum sağlayabilmesidir.  Bir Karadenizli geçmişini, Balkan göçmeni aile hikâyesini, Siirtli Araplığını, Çerkez Agideliğini, Kırımlı Tatarlığını, Azeri Şiiliğini, Manav Rus kökenini, Polonezköy’lü Lehistandan geldiğini, Arnavutköy’lü Atalarının topraklarını ve/ya Kürt Kurmancı, Sorani, Zaza ... lığını kaybetmeden .... bütün bu farklılıkların birbirini yok etmeden yan yana yaşayabildiği ölçüde büyük şehir İstanbullu olabilir. Eskiden “İstanbul beyefendisi” ve “İstanbul hanımefendisi” sözleri, bugünün karacahil tek amacı para olan, sonradan görmelere inatla - yalnızca zenginlik veya seçkinlik ifade etmezdi. Bu kavramların temelinde görgü, ölçülülük, nezaket ve başkasının hakkına saygı vardı.  İstanbul terbiyesi, vapura binerken önce inenlere yol vermektir. Toplu taşımada asla yüksek sesle konuşmamak, yaşlıya ve engelliye yer vermek, elde sigara yolda yürümek, apartman komşusunu rahatsız etmemek, sokağa çöp atmamak, kuyrukta başkasının önüne geçmemektir. İstanbul terbiyesi aynı zamanda farklı olana saygı gösterebilmek, kilisenin çanını, caminin ezanını, sinagogun sessizliğini ve meyhaneden yükselen müziği aynı şehrin sesleri olarak duyabilmektir. Kendisine benzemeyeni düşman saymamak, çok kültürlü geçmişini bir tehdit değil, zenginlik olarak görebilmektir. İstanbullu saygın insan, bu şehrin yalnızca kendisine ait olmadığını, geçmiş kuşaklardan devralınmış ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken ortak bir kutsal emanet türü miras olduğunun farkındadır. İstanbullu olmak için şehrin bütün sokaklarını bilmek gerekmez. Ancak yaşadığı yere karşı merak duymayan birinin gerçek bir şehir aidiyeti geliştirmesi zordur.  İstanbullu, Boğaziçi’nin yalnızca manzaradan ibaret olmadığını; tarih, tabiat ve kültür bütünlüğü olduğunu bilir. Süleymaniye’yi yalnızca büyük bir cami, Galata’yı yalnızca eğlence merkezi, Balat, Kuzguncuk, Moda’yı .... yalnızca fotoğraf çekilecek renkli sokaklar olarak görmez. Şehrin katmanlarını okumaya çalışır, semtin adının nereden geldiğini merak eder. Yıkılan bir ahşap evin yalnızca fırsatçılar için özel mülk değil, şehrin hafızasından kopan bir parça olduğunu hisseder. Tüm emsalleri gibi bir şehri sevmek, yalnızca güzel manzaralara hayran olmak değildir. Onu korumak, savunmak ve gerektiğinde yanlışlarına karşı ses çıkarmaktır.  Tarihi yapıların yıkılmasına, her bir şehir için park olması gerek yeşil alan üstüne bina yapılmasına sessiz kalmak, sahillerin betonlaşmasını önemsememek, İstanbul’u mahvedecek kanalRant türü projelerle ormanların ve su havzalarının yok edilmesine kayıtsız kalmak gerçek bir şehir sevgisi değildir.  İstanbulluluk, biraz da şehrin vicdanı olabilmektir. Dev bir metropol hâline gelen İstabul’da zengin ancak - cezaevi türü güvenlik korumalarıyla duvarlar arkasında kendini emniyette hissettiği RUHSUZ beton sitelerde, başkalarının güneşini vicdansızca kesen gökdelen residence larda yaşamayı ‘hedef’ olarak gördüğü İstanbul, AVM - iş merkezlerinin, otoyolların ve büyük yatırımlarla büyümesi ile ekonomik güç kazanırken insanla şehir arasındaki ilişkiyi de zayıflattı.  İstanbul artık maalesef fiyatları tetikleyen Rant ilişkili Doğayı katleden binalarla yükseliyor, mahalleler dönüşüyor, eski komşuluklar dağılıyor. Deniz kenarları, korular ve kamusal alanlar artık sadece sonradan görmelerle ticari değer üzerinden değerlendiriliyor. Oysa İstanbullu olmak, İstanbul’u yalnızca kendisi için kullanmak değil, onu yaşatmak demektir.  Şehrin suyunu, havasını, ağaçlarını, tarihini ve sokak hayvanlarını korumak da İstanbulluluğun parçasıdır. Arabasını görmemişce kaldırıma park eden, yolda giterken içiği sigara izmariti - sahile çöp bırakan, doğaya - tarihî bir binaya zarar veren kişi İstanbul’da doğmuş olsa bile şehre yabancı gibi davranmaktadır.  Buna karşılık yıllar önce başka bir yerden gelip mahallesine sahip çıkan, çevresini koruyan, komşusunun derdiyle ilgilenen kişi İstanbul’un gerçek sakinlerinden biri hâline gelmiştir. İstanbul tek bir şehir gibi görünse de aslında yüzlerce küçük şehirden oluşur. Üsküdar’ın ruhuyla Beyoğlu’nunki, Kadıköy’ün ritmiyle Fatih’inki, Sarıyer’in havasıyla Samatya’nınki aynı değildir. İstanbul’un kimliği, bu semtlerin kendine özgü kültürlerinin toplamıdır. Gerçek İstanbulluluk: yaşadığı semtle İNSANCA bağ kuran, mahallesindeki değişiklikleri takip eden, ortak hayatın sürdüğü bir alanda, insanlar birbirini tanıdığı, Bakkal, kasap, terzi, kahveci ve berber mahallenin hafızasını taşıyan komşuların birbirinin düğününden ve cenazesinden haberdar olduğu, Komşu paketini teslim almakla, sokaktaki hayvana su vermekle, yaşlı bir insanın poşetini taşımakla, mahalle esnafından alışveriş etmekle olunabilir. Her büyük şehir insanı anonimleştirir; İstanbulluluk ise insanın kalabalığın içinde insan kalabilme çabasıdır. İstanbul’da yaşamak ile İstanbullu olmak aynı şey değildir.  İnsanların kökenleriyle alay eden, kendisini başkalarından üstün gören ahmakca “Ben eski İstanbulluyum” diyerek yeni gelenleri küçümseyen kişi de İstanbul’un çoğulcu ruhuna yabancıdır. İstanbulluluk bir üstünlük unvanı değildir. Başkalarını dışlamak için kullanılan bir kimlik hiç değildir. İstanbul, kendisini seven ve sorumluluk duyan herkesindir. Sonuç: İstanbullu - İstanbul’da doğana değil yalnızca; İstanbul’u anlayana, sevene ve koruyana denir. Şehrin nimetlerinden yararlanırken yükünü de taşımaya razı olana denir. Farklı kültürlerle yaşamayı bilen, başkasının hakkına saygı gösteren, ortak alanları koruyan ve geçmişle gelecek arasında bağ kurabilene denir. İstanbulluluk doğumla başlamaz; aidiyetle oluşur.  Bu nedenle gerçek İstanbullu, İstanbul’un kendisine ne verdiğini anlatan değil, kendisinin İstanbul’a ne kattığını sorgulayandır.

Kime denir ?

 

 

 

KİME İSTANBULLU DENİR?

Nüfus kütüğümden ötürü ilk okulda ‘Ofli’ İstanbul Kolejde ‘Trabzon’lu’, yurtdışı yüksek öğrenimde sürekli ‘Türk’ olduğumun hatırlatılması beni hiç rahatsız etmezdi.   Aslında köyden istilaya uğrayan her şehir için geçerli bu kavramda - özellikle İstanbul, yalnızca üzerinde yaşanan bir şehir değildir; insanın ruhuna yerleşen, hafızasını biçimlendiren ve kimliğine yeni bir katman ekleyen büyük bir hayat sahnesidir. Bu nedenle İstanbul’da doğmuş olmak insanı kendiliğinden İstanbullu yapmadığı gibi, başka bir şehirden gelip burada yaşamaya başlamak da insanı bu kimlikten mahrum bırakmaz.

İstanbulluluk, doğuştan edinilen bir ayrıcalıktan çok, zamanla kazanılan bir şehir terbiyesidir. Bu şehir, tarih boyunca dünyanın dört bir yanından gelenlere yurd oldu. Roma’nın, Bizans’ın ve Osmanlı’nın başkenti olarak farklı dilleri, dinleri, milletleri ve kültürleri bir arada yaşattı. Dolayısıyla “saf İstanbullu” diye değişmez bir insan tipi yoktur, farklı köklerin buluşmasıyla İstanbul olmuştur.

İstanbul’da doğmak elbette önemlidir. Çocukluğunu bu şehrin sokaklarında geçiren, vapur düdükleriyle büyüyen, martı seslerini evinin doğal gürültüsü sayan biri İstanbul’a güçlü bir aidiyet geliştirebilir. Ancak sadece burada doğmuş olmak, şehrin ruhunu anlamaya asla yetmez.  İstanbul’da doğduğu hâlde hayatı boyunca denize sırtını dönmüş, yaşadığı mahallenin tarihini merak etmemiş, şehrin kültürel zenginliğine ilgisiz kalmış birine - yalnızca doğum belgesine bakarak İstanbullu demek eksik kalır.

Buna karşılık Trabzon’dan, Mardin’den, Selanik’ten, Kırım’dan  veya başka bir ülkeden gelmiş; yıllar içinde dilini, ritmini ve inceliklerini öğrenmiş biri gerçek anlamda İstanbullu olabilir.  Çünkü şehir kimliği yalnızca insanın nerede doğduğuyla değil, yaşadığı yere ne kattığıyla ilgilidir.  İstanbul’a gelen herkes önce misafirdir. Bazıları yıllar geçse de şehri yalnızca tüketilecek bir alan olarak görür. Bazılarıysa kısa zamanda ona bağlanır; sokaklarına, insanlarına, tarihine ve geleceğine karşı sorumluluk hisseder. İstanbulluluk işte bu sorumluluk duygusuyla başlar.

Tarih boyunca göçlerle şekillendi. Fetih sonrasında şehrin yeniden canlandırılması için Anadolu’dan ve Rumeli’den farklı topluluklar İstanbul’a yerleştirildi.  Balkanlar’dan, Kafkasya’dan ve imparatorluğun çeşitli bölgelerinden gelen insanlar şehrin mahallelerini oluşturdu. Cumhuriyet dönemindeyse Anadolu’nun her köşesinden milyonlarca kişi iş, eğitim ve daha iyi bir hayat umuduyla İstanbul’a taşındı.

Bu nedenle birine cahilce “Sen sonradan geldin, İstanbullu değilsin” demek, şehrin tarihini anlamamak anlamına gelir. İstanbul’da herkes bir bakıma sonradan gelmiştir. Önemli olan geliş tarihi değil, şehirle kurulan ilişkinin niteliğidir.  Doğal olarak Göçler İstanbul’u büyüttü, zenginleştirdi ve çeşitlendirdi. Ancak özellikle son 30 yıllık plansız büyüme, yoksulluk, kültürel kopuş ve hızlı yapılaşma gibi sorunları da beraberinde getirdi. Bu süreçte İstanbul’a gelen insanların çoğu, doğal olarak sırtlarında taşıdıkları kendi köylerinin veya şehirlerinin alışkanlıklarının mevcut yerleşik kültürle buluşmasında sorunlar çıktı.

İstanbulluluk, insanın geldiği yeri unutması değildir. Tam tersine, kendi köklerini korurken ortak şehir hayatına uyum sağlayabilmesidir.  Bir Karadenizli geçmişini, Balkan göçmeni aile hikâyesini, Siirtli Araplığını, Çerkez Agideliğini, Kırımlı Tatarlığını, Azeri Şiiliğini, Manav Rus kökenini, Polonezköy’lü Lehistandan geldiğini, Arnavutköy’lü Atalarının topraklarını ve/ya Kürt Kurmancı, Sorani, Zaza ... lığını kaybetmeden .... bütün bu farklılıkların birbirini yok etmeden yan yana yaşayabildiği ölçüde büyük şehir İstanbullu olabilir.

Eskiden “İstanbul beyefendisi” ve “İstanbul hanımefendisi” sözleri, bugünün karacahil tek amacı para olan, sonradan görmelere inatla - yalnızca zenginlik veya seçkinlik ifade etmezdi. Bu kavramların temelinde görgü, ölçülülük, nezaket ve başkasının hakkına saygı vardı.  İstanbul terbiyesi, vapura binerken önce inenlere yol vermektir. Toplu taşımada asla yüksek sesle konuşmamak, yaşlıya ve engelliye yer vermek, elde sigara yolda yürümek, apartman komşusunu rahatsız etmemek, sokağa çöp atmamak, kuyrukta başkasının önüne geçmemektir.

İstanbul terbiyesi aynı zamanda farklı olana saygı gösterebilmek, kilisenin çanını, caminin ezanını, sinagogun sessizliğini ve meyhaneden yükselen müziği aynı şehrin sesleri olarak duyabilmektir. Kendisine benzemeyeni düşman saymamak, çok kültürlü geçmişini bir tehdit değil, zenginlik olarak görebilmektir. İstanbullu saygın insan, bu şehrin yalnızca kendisine ait olmadığını, geçmiş kuşaklardan devralınmış ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken ortak bir kutsal emanet türü miras olduğunun farkındadır.

İstanbullu olmak için şehrin bütün sokaklarını bilmek gerekmez. Ancak yaşadığı yere karşı merak duymayan birinin gerçek bir şehir aidiyeti geliştirmesi zordur.  İstanbullu, Boğaziçi’nin yalnızca manzaradan ibaret olmadığını; tarih, tabiat ve kültür bütünlüğü olduğunu bilir. Süleymaniye’yi yalnızca büyük bir cami, Galata’yı yalnızca eğlence merkezi, Balat, Kuzguncuk, Moda’yı .... yalnızca fotoğraf çekilecek renkli sokaklar olarak görmez. Şehrin katmanlarını okumaya çalışır, semtin adının nereden geldiğini merak eder. Yıkılan bir ahşap evin yalnızca fırsatçılar için özel mülk değil, şehrin hafızasından kopan bir parça olduğunu hisseder.

Tüm emsalleri gibi bir şehri sevmek, yalnızca güzel manzaralara hayran olmak değildir. Onu korumak, savunmak ve gerektiğinde yanlışlarına karşı ses çıkarmaktır.  Tarihi yapıların yıkılmasına, her bir şehir için park olması gerek yeşil alan üstüne bina yapılmasına sessiz kalmak, sahillerin betonlaşmasını önemsememek, İstanbul’u mahvedecek kanalRant türü projelerle ormanların ve su havzalarının yok edilmesine kayıtsız kalmak gerçek bir şehir sevgisi değildir.  İstanbulluluk, biraz da şehrin vicdanı olabilmektir.

Dev bir metropol hâline gelen İstabul’da zengin ancak - cezaevi türü güvenlik korumalarıyla duvarlar arkasında kendini emniyette hissettiği RUHSUZ beton sitelerde, başkalarının güneşini vicdansızca kesen gökdelen residence larda yaşamayı ‘hedef’ olarak gördüğü İstanbul, AVM - iş merkezlerinin, otoyolların ve büyük yatırımlarla büyümesi ile ekonomik güç kazanırken insanla şehir arasındaki ilişkiyi de zayıflattı.  İstanbul artık maalesef fiyatları tetikleyen Rant ilişkili Doğayı katleden binalarla yükseliyor, mahalleler dönüşüyor, eski komşuluklar dağılıyor. Deniz kenarları, korular ve kamusal alanlar artık sadece sonradan görmelerle ticari değer üzerinden değerlendiriliyor.

Oysa İstanbullu olmak, İstanbul’u yalnızca kendisi için kullanmak değil, onu yaşatmak demektir.  Şehrin suyunu, havasını, ağaçlarını, tarihini ve sokak hayvanlarını korumak da İstanbulluluğun parçasıdır. Arabasını görmemişce kaldırıma park eden, yolda giterken içiği sigara izmariti - sahile çöp bırakan, doğaya - tarihî bir binaya zarar veren kişi İstanbul’da doğmuş olsa bile şehre yabancı gibi davranmaktadır.  Buna karşılık yıllar önce başka bir yerden gelip mahallesine sahip çıkan, çevresini koruyan, komşusunun derdiyle ilgilenen kişi İstanbul’un gerçek sakinlerinden biri hâline gelmiştir.

İstanbul tek bir şehir gibi görünse de aslında yüzlerce küçük şehirden oluşur. Üsküdar’ın ruhuyla Beyoğlu’nunki, Kadıköy’ün ritmiyle Fatih’inki, Sarıyer’in havasıyla Samatya’nınki aynı değildir. İstanbul’un kimliği, bu semtlerin kendine özgü kültürlerinin toplamıdır. Gerçek İstanbulluluk: yaşadığı semtle İNSANCA bağ kuran, mahallesindeki değişiklikleri takip eden, ortak hayatın sürdüğü bir alanda, insanlar birbirini tanıdığı, Bakkal, kasap, terzi, kahveci ve berber mahallenin hafızasını taşıyan komşuların birbirinin düğününden ve cenazesinden haberdar olduğu, Komşu paketini teslim almakla, sokaktaki hayvana su vermekle, yaşlı bir insanın poşetini taşımakla, mahalle esnafından alışveriş etmekle olunabilir.

Her büyük şehir insanı anonimleştirir; İstanbulluluk ise insanın kalabalığın içinde insan kalabilme çabasıdır. İstanbul’da yaşamak ile İstanbullu olmak aynı şey değildir.  İnsanların kökenleriyle alay eden, kendisini başkalarından üstün gören ahmakca “Ben eski İstanbulluyum” diyerek yeni gelenleri küçümseyen kişi de İstanbul’un çoğulcu ruhuna yabancıdır. İstanbulluluk bir üstünlük unvanı değildir. Başkalarını dışlamak için kullanılan bir kimlik hiç değildir. İstanbul, kendisini seven ve sorumluluk duyan herkesindir.

Sonuç: İstanbullu - İstanbul’da doğana değil yalnızca; İstanbul’u anlayana, sevene ve koruyana denir. Şehrin nimetlerinden yararlanırken yükünü de taşımaya razı olana denir. Farklı kültürlerle yaşamayı bilen, başkasının hakkına saygı gösteren, ortak alanları koruyan ve geçmişle gelecek arasında bağ kurabilene denir. İstanbulluluk doğumla başlamaz; aidiyetle oluşur.  Bu nedenle gerçek İstanbullu, İstanbul’un kendisine ne verdiğini anlatan değil, kendisinin İstanbul’a ne kattığını sorgulayandır.

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.