Kemal ULUSOY
Köşe Yazarı
Kemal ULUSOY
 

Tarih üzerine

        Arap ders kitapları, Türk Osmanlıyı nasıl tanımlıyor? Ataları Ana dilleri belli Toplumlar tıpkı Alman Haubsburglar gibi bir Türk Hanedanı olan Osmanlı tarihe konuştuğu ana dilinden dolayı Türk olarak geçmiştir.  Arapkarın Türkler hakkında ne düşündüğüne bakıldığında, Mısır ve Cezayir'in ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki tarih ders kitapları ayrıntılı biçimde incelendiğinde ortaya çıkan tablo, eğitimin siyasi iktidarla ne denli iç içe geçtiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Aynı tarihsel dönem, farklı ülkelerde birbirinin tam tersi anlatılara dönüşebilmekte; bir ülkede işgalci olan Türk Osmanlı, bir diğerinde kurtarıcı konumuna yükselebilmektedir. Mısır: İşgalciden Sömürgeciye Mısır ders kitapları, Türk Osmanlı hakkında incelenen üç ülke arasında en sert anlatıya sahip olanıdır. Bu durumun temel açıklaması, Türkiye ile Mısır arasındaki siyasi ilişkilerin seyrinde yatmaktadır: yakın dönemde bozulan ikili ilişkiler, ders kitaplarına doğrudan yansımış; fetih ya da ilhak olarak tanımlanan olaylar, zaman içinde "işgal" ve "istila" gibi kavramlarla yeniden çerçevelenmiştir. Kitaplarda öne çıkan başlıca iddialar şunlardır: Yavuz Sultan Selim, Kahire'nin en yetenekli mimarlarını, sanatçılarını ve zanaatkarlarını zorla İstanbul'a sürmüştür; bu zorunlu göç nedeniyle Mısır'da onlarca zanaat dalı yok olmuş, Memlük medeniyetinin parlayan kalbi Türk Osmanlı yönetimi altında derin bir karanlığa gömülmüştür. Öte yandan Türk Osmanlı'nın İslam kimliğine sarınması ise bir kurtarıcılık değil, emperyalist çıkarlarını meşrulaştırmak için kullanılan bir "maske" olarak nitelendirilmektedir. Mısır kitaplarının belki de en çarpıcı tutumu, Napolyon'un üç yıllık işgaline ilişkin anlatıda ortaya çıkmaktadır. Fransız işgali, Türk Osmanlı hâkimiyetiyle kıyaslandığında çok daha ılımlı bir dille ele alınmakta; hatta Mısır halkında milliyetçi bilincin uyanmasına katkıda bulunması bakımından yarı olumlu bir tonla aktarılmaktadır. Bu yaklaşım, tarih yazımındaki siyasi önyargıların ne boyutlara ulaşabildiğini açıkça ortaya koymaktadır. O dönem Türk toprağı olan Yunaistan Kavala bölgesinden gelen Mehmet Ali Paşa ise Türk Osmanlı karşıtı anlatının sembolik figürü olarak öne çıkarılmaktadır. Türk Osmanlı'nın kendi valisine hâkim olamamasının bir çöküş göstergesi sayıldığı bu anlatıda Mehmet Ali, Mısır'ı modernleştiren ve bağımsızlığının zeminini hazırlayan bir halk kahramanı olarak yüceltilmektedir. Libya: Kurtarıcı Türk Osmanlı ve Terk Ediliş Acısı Libya, Mısır'ın tam karşı kutbunda konumlanmaktadır. Kaddafi döneminde Türk Osmanlı'yı işgalci olarak tanımlayan kitaplar, bugün BM tarafından tanınan Trablus yönetiminin ders kitaplarında bambaşka bir anlatıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, siyasi ittifakların eğitim müfredatını ne denli belirleyebildiğinin somut bir kanıtıdır. Güncel Libya ders kitaplarına göre Türkler, İspanyol ve Portekizli Haçlıların bölgeyi tehdit ettiği bir dönemde Libya'ya kurtarıcı olarak gelmiştir. Halkın ve din âlimlerinin rızasıyla gerçekleşen bu ilk temas, karşılıklı saygı ve dostluk temelinde bir ilişki olarak aktarılmaktadır. Kimi bölümlerde Libya ile Türk Osmanlı adeta özdeşleştirilmekte "Türkler bizim tarihimizdir" söylemiyle örtüşen bir aidiyet duygusu kurulmaktadır. Ne var ki bu olumlu anlatı, Türk Osmanlı'nın gerileme dönemiyle birlikte yerini eleştiriye bırakmaktadır. Merkezi yönetimin zayıflaması, yeniçerilerin yarattığı istikrarsızlık ve ağır vergi uygulamaları bu eleştirilerin odak noktalarını oluşturmaktadır. Özellikle 1911'deki İtalyan işgali sürecinde kitaplarda belirgin bir ayrıma gidilmektedir: İstanbul yönetimi eleştirilirken Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi Libyalı mücahitlerle omuz omuza savaşan Türk Osmanlı subayları ayrı bir saygıyla anılmaktadır. Fakat Balkan krizini öne sürerek Türk Osmanlı donanmasını Trablus'a göndermemesi ise kitaplarda "tarifi imkânsız bir hayal kırıklığı" olarak nitelendirilmektedir. Cezayir: En Dengeli Anlatı Üç ülke arasında en dengeli yaklaşımı sergileyen Cezayir'dir. Bunun temel nedeni, Cezayir tarih yazımının esas düşmanının Türk Osmanlı değil, 130 yıl boyunca ülkeyi sömüren Fransa olmasıdır. Türk Osmanlı'ya yönelik anlatı bu eksen üzerinden biçimlenmektedir. Cezayir kitaplarına göre ülke, İspanyol saldırıları karşısında halkın ve din âlimlerinin rızasıyla Türk Osmanlı himayesine girmiştir. Oruç ve Hızır Reisler, Cezayir'i Endülüs'ten sürülmüş Müslümanlara yönelik katliamlardan koruyan kurtarıcı figürler olarak yüceltilmektedir. Cezayir kitapları burada pedagojik açıdan tutarlı bir strateji benimsemektedir: Türk Osmanlı donanması, yabancı bir güç olarak değil, Cezayir'in kendi tarihinin bir parçası olarak sunulmaktadır. Türk Osmanlı yönetiminin olumlu bir miras bıraktığını savunmak, Cezayir için önemli bir işlev görmektedir: Fransa'nın sömürge dönemini meşrulaştırmak amacıyla öne sürdüğü "cahil ve geri kalmış toplum" söylemini çürütmek. Kitaplar, Türk Osmanlı döneminde yaygın okuma-yazma oranlarına, vakıf destekli medrese ağlarına ve köklü bir kültürel birikime dikkat çekerek Fransız tarih yazımıyla doğrudan hesaplaşmaktadır. Bununla birlikte gerileme dönemi eleştirilerinden kaçınılmamaktadır: yeniçerilerin disiplinsizliği, ağır vergiler ve Kuloğulları olarak bilinen yerli - Türk Osmanlı karma sınıfın yönetimden dışlanması kitaplarda eleştirel bir perspektifle ele alınmaktadır. Sonuç: Tarih Yazımı ve Siyasi İktidar Bu inceleme, tarih yazımının ne denli siyasi bir edim olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Mısır'ın Türkiye ile ilişkileri bozulduğunda ders kitapları da değişmiş; Libya'da hükümet el değiştirdiğinde Türk Osmanlı anlatısı tersine dönmüştür. Aynı tarihsel olaylar, iktidarın bakış açısına göre fetih ya da işgal, kurtarış ya da sömürü olarak yeniden çerçevelenmiştir. Cezayir örneği ise farklı bir boyut sunmaktadır. Türk Osmanlı'ya ilişkin daha dengeli bu anlatı, nesnel bir tarih anlayışından değil, Fransa'ya karşı inşa edilmiş bir karşı-söylem ihtiyacından beslenmektedir. Bu durum, her tarih yazımının belirli bir ideolojik işlev gördüğünü ve o işlevin dışından değil içinden okunması gerektiğini hatırlatmaktadır. Ders kitapları, yalnızca geçmişi aktaran belgeler değil, bugünün siyasi gerçekliğini meşrulaştıran ve geleceğin kolektif belleğini şekillendiren araçlardır. Bunları okumak, o ülkenin tarihiyle değil, o ülkenin bugününle kurduğu ilişkiyle yüzleşmek demektir.  

Tarih üzerine

 

 

 

 

Arap ders kitapları, Türk Osmanlıyı nasıl tanımlıyor?

Ataları Ana dilleri belli Toplumlar tıpkı Alman Haubsburglar gibi bir Türk Hanedanı olan Osmanlı tarihe konuştuğu ana dilinden dolayı Türk olarak geçmiştir.  Arapkarın Türkler hakkında ne düşündüğüne bakıldığında, Mısır ve Cezayir'in ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki tarih ders kitapları ayrıntılı biçimde incelendiğinde ortaya çıkan tablo, eğitimin siyasi iktidarla ne denli iç içe geçtiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir. Aynı tarihsel dönem, farklı ülkelerde birbirinin tam tersi anlatılara dönüşebilmekte; bir ülkede işgalci olan Türk Osmanlı, bir diğerinde kurtarıcı konumuna yükselebilmektedir.

Mısır: İşgalciden Sömürgeciye

Mısır ders kitapları, Türk Osmanlı hakkında incelenen üç ülke arasında en sert anlatıya sahip olanıdır. Bu durumun temel açıklaması, Türkiye ile Mısır arasındaki siyasi ilişkilerin seyrinde yatmaktadır: yakın dönemde bozulan ikili ilişkiler, ders kitaplarına doğrudan yansımış; fetih ya da ilhak olarak tanımlanan olaylar, zaman içinde "işgal" ve "istila" gibi kavramlarla yeniden çerçevelenmiştir.

Kitaplarda öne çıkan başlıca iddialar şunlardır: Yavuz Sultan Selim, Kahire'nin en yetenekli mimarlarını, sanatçılarını ve zanaatkarlarını zorla İstanbul'a sürmüştür; bu zorunlu göç nedeniyle Mısır'da onlarca zanaat dalı yok olmuş, Memlük medeniyetinin parlayan kalbi Türk Osmanlı yönetimi altında derin bir karanlığa gömülmüştür. Öte yandan Türk Osmanlı'nın İslam kimliğine sarınması ise bir kurtarıcılık değil, emperyalist çıkarlarını meşrulaştırmak için kullanılan bir "maske" olarak nitelendirilmektedir.

Mısır kitaplarının belki de en çarpıcı tutumu, Napolyon'un üç yıllık işgaline ilişkin anlatıda ortaya çıkmaktadır. Fransız işgali, Türk Osmanlı hâkimiyetiyle kıyaslandığında çok daha ılımlı bir dille ele alınmakta; hatta Mısır halkında milliyetçi bilincin uyanmasına katkıda bulunması bakımından yarı olumlu bir tonla aktarılmaktadır. Bu yaklaşım, tarih yazımındaki siyasi önyargıların ne boyutlara ulaşabildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

O dönem Türk toprağı olan Yunaistan Kavala bölgesinden gelen Mehmet Ali Paşa ise Türk Osmanlı karşıtı anlatının sembolik figürü olarak öne çıkarılmaktadır. Türk Osmanlı'nın kendi valisine hâkim olamamasının bir çöküş göstergesi sayıldığı bu anlatıda Mehmet Ali, Mısır'ı modernleştiren ve bağımsızlığının zeminini hazırlayan bir halk kahramanı olarak yüceltilmektedir.

Libya: Kurtarıcı Türk Osmanlı ve Terk Ediliş Acısı

Libya, Mısır'ın tam karşı kutbunda konumlanmaktadır. Kaddafi döneminde Türk Osmanlı'yı işgalci olarak tanımlayan kitaplar, bugün BM tarafından tanınan Trablus yönetiminin ders kitaplarında bambaşka bir anlatıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, siyasi ittifakların eğitim müfredatını ne denli belirleyebildiğinin somut bir kanıtıdır.

Güncel Libya ders kitaplarına göre Türkler, İspanyol ve Portekizli Haçlıların bölgeyi tehdit ettiği bir dönemde Libya'ya kurtarıcı olarak gelmiştir. Halkın ve din âlimlerinin rızasıyla gerçekleşen bu ilk temas, karşılıklı saygı ve dostluk temelinde bir ilişki olarak aktarılmaktadır. Kimi bölümlerde Libya ile Türk Osmanlı adeta özdeşleştirilmekte "Türkler bizim tarihimizdir" söylemiyle örtüşen bir aidiyet duygusu kurulmaktadır.

Ne var ki bu olumlu anlatı, Türk Osmanlı'nın gerileme dönemiyle birlikte yerini eleştiriye bırakmaktadır. Merkezi yönetimin zayıflaması, yeniçerilerin yarattığı istikrarsızlık ve ağır vergi uygulamaları bu eleştirilerin odak noktalarını oluşturmaktadır. Özellikle 1911'deki İtalyan işgali sürecinde kitaplarda belirgin bir ayrıma gidilmektedir: İstanbul yönetimi eleştirilirken Mustafa Kemal ve Enver Paşa gibi Libyalı mücahitlerle omuz omuza savaşan Türk Osmanlı subayları ayrı bir saygıyla anılmaktadır. Fakat Balkan krizini öne sürerek Türk Osmanlı donanmasını Trablus'a göndermemesi ise kitaplarda "tarifi imkânsız bir hayal kırıklığı" olarak nitelendirilmektedir.

Cezayir: En Dengeli Anlatı

Üç ülke arasında en dengeli yaklaşımı sergileyen Cezayir'dir. Bunun temel nedeni, Cezayir tarih yazımının esas düşmanının Türk Osmanlı değil, 130 yıl boyunca ülkeyi sömüren Fransa olmasıdır. Türk Osmanlı'ya yönelik anlatı bu eksen üzerinden biçimlenmektedir.

Cezayir kitaplarına göre ülke, İspanyol saldırıları karşısında halkın ve din âlimlerinin rızasıyla Türk Osmanlı himayesine girmiştir. Oruç ve Hızır Reisler, Cezayir'i Endülüs'ten sürülmüş Müslümanlara yönelik katliamlardan koruyan kurtarıcı figürler olarak yüceltilmektedir. Cezayir kitapları burada pedagojik açıdan tutarlı bir strateji benimsemektedir: Türk Osmanlı donanması, yabancı bir güç olarak değil, Cezayir'in kendi tarihinin bir parçası olarak sunulmaktadır.

Türk Osmanlı yönetiminin olumlu bir miras bıraktığını savunmak, Cezayir için önemli bir işlev görmektedir: Fransa'nın sömürge dönemini meşrulaştırmak amacıyla öne sürdüğü "cahil ve geri kalmış toplum" söylemini çürütmek. Kitaplar, Türk Osmanlı döneminde yaygın okuma-yazma oranlarına, vakıf destekli medrese ağlarına ve köklü bir kültürel birikime dikkat çekerek Fransız tarih yazımıyla doğrudan hesaplaşmaktadır. Bununla birlikte gerileme dönemi eleştirilerinden kaçınılmamaktadır: yeniçerilerin disiplinsizliği, ağır vergiler ve Kuloğulları olarak bilinen yerli - Türk Osmanlı karma sınıfın yönetimden dışlanması kitaplarda eleştirel bir perspektifle ele alınmaktadır.

Sonuç: Tarih Yazımı ve Siyasi İktidar

Bu inceleme, tarih yazımının ne denli siyasi bir edim olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Mısır'ın Türkiye ile ilişkileri bozulduğunda ders kitapları da değişmiş; Libya'da hükümet el değiştirdiğinde Türk Osmanlı anlatısı tersine dönmüştür. Aynı tarihsel olaylar, iktidarın bakış açısına göre fetih ya da işgal, kurtarış ya da sömürü olarak yeniden çerçevelenmiştir.

Cezayir örneği ise farklı bir boyut sunmaktadır. Türk Osmanlı'ya ilişkin daha dengeli bu anlatı, nesnel bir tarih anlayışından değil, Fransa'ya karşı inşa edilmiş bir karşı-söylem ihtiyacından beslenmektedir. Bu durum, her tarih yazımının belirli bir ideolojik işlev gördüğünü ve o işlevin dışından değil içinden okunması gerektiğini hatırlatmaktadır.

Ders kitapları, yalnızca geçmişi aktaran belgeler değil, bugünün siyasi gerçekliğini meşrulaştıran ve geleceğin kolektif belleğini şekillendiren araçlardır. Bunları okumak, o ülkenin tarihiyle değil, o ülkenin bugününle kurduğu ilişkiyle yüzleşmek demektir.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.