Mersin escort Bodrum escort Bursa escort

Tuzla russian escort Alanya russian escort Kayseri russian escort Antalya russian escort Diyarbakır russian escort Anadolu yakası russian escort Adana russian escort Ataşehir russian escort Şirinevler russian escort Beylikdüzü russian escort Halkalı russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Samsun russian escort Avcılar russian escort Pendik russian escort Beylikdüzü russian escort Maltepe russian escort Ümraniye russian escort Mersin russian escort Avrupa yakası russian escort Kocaeli russian escort Bodrum russian escort Bakırköy russian escort Kadıköy russian escort İzmir russian escort bayan Beşiktaş russian escort Eskişehir russian escort Bursa russian escort Şişli russian escort Şişli russian escort russian escort İzmir Gaziantep russian escort Ankara russian escort Denizli russian escort Samsun escort kızlar Malatya russian escort İzmir russian escorts Samsun russian escort

Kemal ULUSOY
Köşe Yazarı
Kemal ULUSOY
 

Korunmaya muhtaç kutsal

      Neden Cumhuriyet? Cumhuriyet, biz Türkler için yalnızca bir devlet biçimi değildir. Cumhuriyet, tarih boyunca sarayların, hanedanların, dinî otoritelerin, işgal ordularının ve çıkar çevrelerinin arasında sıkışmış insanın “Ben de insanım, ben de yurttaşım, benim de sözüm var” diye ayağa kalkmasının haykırışının adıdır. Bu topraklar, 12 bin yıllık Göbeklitepe’den Hititlere, Urartulardan İyonya’ya, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar insanlık tarihinin en yoğun hafızalarından birini taşır. Anadolu yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değildir; her karışında medeniyet, savaş, göç, inanç, sanat ve emek bulunan büyük bir açık hava müzesidir. Bu topraklarda yaşayan insanların en büyük sorumluluğu, geçmişi övünçle anmak kadar, o geçmişten çağdaş bir gelecek çıkarabilmektir. Cumhuriyet, tam da bu sorumluluğun sonucudur. 1. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti yenilmiş, toprakları paylaşılmak istenmiş, İstanbul işgal edilmiş, Batı Anadolu’da Yunan ordusu ilerlemiş, doğu ve güney bölgeleri savaşların ağır yıkımını yaşamıştı. Halk yorgundu; üretim zayıftı; eğitim, sağlık, ulaşım ve sanayi son derece yetersizdi. Yeni devletin önünde yalnızca bağımsızlık kazanmak değil, bu yıkıntının içinden modern bir toplum kurmak görevi vardı. Atatürk ve kurucu kadro, bu ağır şartlar altında çok temel bir tercih yaptı: Devletin sahibi bir hanedan değil, millet olacaktı. Saltanatın kaldırılması, yalnızca Osmanlı hanedanının siyasî yetkisine son vermek değildi. Bu karar, doğuştan gelen ayrıcalık anlayışına karşı bir yurttaşlık bildirgesiydi. Halifeliğin kaldırılması ise devlet yönetiminin bir kişinin dinî veya soy bağına dayalı otoritesinden kurtarılmasıydı. Cumhuriyet, insanı kul olmaktan yurttaşlığa taşıdı.  Bu nedenle Kutsal Cumhuriyetin özü, eşitliktir. Herkesin aynı gelirde, aynı düşüncede veya aynı hayat tarzında yaşaması anlamına gelmeyen Eşitlik, Köyde doğan bir çocuğun da büyük şehirde doğan bir çocuk kadar eğitim hakkına sahip olmasıdır. Kadının siyasete, mesleğe, mirasa ve toplumsal hayata katılabilmesidir. Bir yurttaşın inancı, kökeni, düşüncesi veya yaşam tarzı nedeniyle ikinci sınıf sayılmamasıdır. Türkiye’de kadınlar 1930 belediye, 1934 milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı elde etti. Bu, birçok Avrupa ülkesinden önce atılmış önemli bir yurttaşlık adımıydı. Batılı ülkeler dünyaya demokrasi, insan hakları ve hukuk dersi vermeye kalkıyor. Ancak Vietnam’da yaşanan büyük yıkım, Afganistan’da yıllarca süren savaş, Irak’ın 2003’te asılsız kitle imha silahları gerekçesiyle işgali ve sonrasında parçalanması, Libya’da devlet düzeninin çökertilmesi, Suriye’de dış müdahalelerle derinleşen istikrarsızlık da aynı acı gerçeği hatırlatıyor: Bir ülkeye demokrasi, bombayla taşınamaz. Hukuk, işgal ordularının gölgesinde kurulamaz. İnsan hakları, yalnızca dost ! devletler için savunulacak seçici bir ilke olamaz. Gazze’de yaşanan büyük insanî felaket, bu çifte standardın en yakıcı örneklerinden biridir. Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu, işgal altındaki Filistin topraklarında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlendiğine ilişkin bulgular açıkladı. Çocukların, hastanelerin, okulların ve sivil yaşamın savaşın yıkımı altında kalması karşısında susanların insan hakları söylemi, doğal olarak inandırıcılığını kaybediyor.  Eleştirilen şey, güçlü devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda hukuku eğip bükebilen, demokrasiyi yalnızca işine geldiğinde hatırlayan yönetim anlayışıdır. Bu demagog anlayışın en açık göstergelerinden biri de Ortadoğu için “iyi niyetli monarşi” fikrinin savunulabilmesidir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, bölge için güçlü liderlik rejimlerinin ve “iyi niyetli monarşilerin !” işe yaradığını ahmakça söyleyebilmiştir. Bu, aslında büyük bir zihniyet sorununu açığa çıkarır. Bir çocuğun, babası kral olduğu için bir gün devletin sahibi sayılması hangi demokrasi anlayışıyla - nasıl bağdaşır? Monarşi, ister “iyi niyetli” ister “aydın” sıfatıyla anılsın, yurttaşın eşitliği fikriyle çelişir. Çünkü monarşide egemenlik millete değil, soya dayanır. Kutsal Cumhuriyet ise bunun tam karşısındadır. Kutsal Cumhuriyet, yöneticinin milletin üzerinde değil, milletin hizmetinde olduğunu kabul eder. Makamın miras yoluyla değil; hukuk, seçim ve liyakat yoluyla kazanılmasını ister. Yönetenlerin dokunulmaz bir zümreye dönüşmesine karşıdır. Bu nedenle Cumhuriyet yalnızca 1923’te kazanılmış bir hukuk düzeni değil, her kuşağın yeniden savunması gereken bir haysiyet meselesidir. Türkiye’nin elbette eksikleri vardır. 1950 sonrasında siyasette popülizmin, dinî duyguların istismarının, çıkar ilişkilerinin ve denetimsiz sermaye gücünün arttığı dönemler yaşandı. Demokratik kurumların zayıfladığı, kamu kaynaklarının şeffaflıktan uzaklaştığı, liyakatin örselendiği zamanlar oldu. Ülke, üretim yerine ranta; bilim yerine ezbere; kamusal fayda yerine kişisel zenginleşmeye yöneldiğinde bunun bedelini toplumun tamamı ödedi. Yinede çağdışı yobaz diniDAR allah tacirleri aksine, Kutsal Cumhuriyetin değerini anlamak için kusursuz bir geçmiş masalı anlatmaya gerek yoktur. Tam tersine, Cumhuriyetin değeri; eksiklerimizi görebilme, hatalarımızı tartışabilme ve onları hukuk içinde düzeltebilme imkânı vermesindedir.  Demokrasi bazen ağır ilerler. Hatalar yapar. Sabrı zorlar. Fakat demokrasi, insanın yöneticisini eleştirme, değiştirme ve hesap sorma hakkını koruduğu ölçüde değerlidir. Bunun alternatifi, güçlü görünen ama halkı susturan, devleti aile malına çeviren, yurttaşı kul sayan düzenlerdir. Türk olarak eşsiz tarihî talihimiz: 7 ‘DüVel’ dünya devi işgalinden kurtulmuş bir ülkede, örneği az görülen bir dönüşüm gerçekleştirmiş bir Cumhuriyet mirasına sahibiz. Atatürk, yalnızca savaş kazanan bir komutan değil; savaşın ardından eğitimden hukuka, ekonomiden kadın haklarına kadar yeni bir toplum inşa etmeyi göze alan çok ender büyük bir devlet kurucusudur. Bugün Kutsal Cumhuriyeti savunmak, yalnızca Atatürk’ün resmine saygı göstermek değildir.  Onu savunmak, yoksul bir çocuğun eğitim hakkını, Kadının eşitliğini, Hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Kamu malının talan edilmesine karşı çıkmaktır. Bilime, sanata, akla ve liyakate sahip çıkmaktır. Güzellikler adına Eleştiri Kutsal Cumhuriyetin gerçek düşmanı değildir. Onun gerçek düşmanı cehalet, kayırmacılık, yağma düzeni ve yurttaşı her seçim öncesi kandırılabilecek - değersiz gören anlayıştır. Bu nedenle bugün hâlâ aynı cümleyi kurmak gerekir: Ne mutlu Türküm diyene. Bu söz, başka milletlerden üstünlük iddiası değildir. Bu söz; bağımsızlığını, eşit yurttaşlığını ve Kutsal Cumhuriyetini savunma iradesidir. Binlerce yıl Türk yurdu olmuş bu topraklarda başı dik, özgür ve onurlu yaşamak isteyen herkesin ortak cümlesidir.  Çünkü Cumhuriyet, insanın insana kul olmadığı; devletin kan emici ailelerin, tarikatların, sermaye gruplarının veya yabancı güçlerin malı sayılmadığı; egemenliğin gerçekten millete ait olduğu en güçlü fikirdir.  

Korunmaya muhtaç kutsal

 

 

 

Neden Cumhuriyet?

Cumhuriyet, biz Türkler için yalnızca bir devlet biçimi değildir. Cumhuriyet, tarih boyunca sarayların, hanedanların, dinî otoritelerin, işgal ordularının ve çıkar çevrelerinin arasında sıkışmış insanın “Ben de insanım, ben de yurttaşım, benim de sözüm var” diye ayağa kalkmasının haykırışının adıdır.

Bu topraklar, 12 bin yıllık Göbeklitepe’den Hititlere, Urartulardan İyonya’ya, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar insanlık tarihinin en yoğun hafızalarından birini taşır. Anadolu yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değildir; her karışında medeniyet, savaş, göç, inanç, sanat ve emek bulunan büyük bir açık hava müzesidir. Bu topraklarda yaşayan insanların en büyük sorumluluğu, geçmişi övünçle anmak kadar, o geçmişten çağdaş bir gelecek çıkarabilmektir. Cumhuriyet, tam da bu sorumluluğun sonucudur.

1. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti yenilmiş, toprakları paylaşılmak istenmiş, İstanbul işgal edilmiş, Batı Anadolu’da Yunan ordusu ilerlemiş, doğu ve güney bölgeleri savaşların ağır yıkımını yaşamıştı. Halk yorgundu; üretim zayıftı; eğitim, sağlık, ulaşım ve sanayi son derece yetersizdi. Yeni devletin önünde yalnızca bağımsızlık kazanmak değil, bu yıkıntının içinden modern bir toplum kurmak görevi vardı.

Atatürk ve kurucu kadro, bu ağır şartlar altında çok temel bir tercih yaptı: Devletin sahibi bir hanedan değil, millet olacaktı. Saltanatın kaldırılması, yalnızca Osmanlı hanedanının siyasî yetkisine son vermek değildi. Bu karar, doğuştan gelen ayrıcalık anlayışına karşı bir yurttaşlık bildirgesiydi. Halifeliğin kaldırılması ise devlet yönetiminin bir kişinin dinî veya soy bağına dayalı otoritesinden kurtarılmasıydı. Cumhuriyet, insanı kul olmaktan yurttaşlığa taşıdı.  Bu nedenle Kutsal Cumhuriyetin özü, eşitliktir.

Herkesin aynı gelirde, aynı düşüncede veya aynı hayat tarzında yaşaması anlamına gelmeyen Eşitlik, Köyde doğan bir çocuğun da büyük şehirde doğan bir çocuk kadar eğitim hakkına sahip olmasıdır. Kadının siyasete, mesleğe, mirasa ve toplumsal hayata katılabilmesidir. Bir yurttaşın inancı, kökeni, düşüncesi veya yaşam tarzı nedeniyle ikinci sınıf sayılmamasıdır. Türkiye’de kadınlar 1930 belediye, 1934 milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı elde etti. Bu, birçok Avrupa ülkesinden önce atılmış önemli bir yurttaşlık adımıydı.

Batılı ülkeler dünyaya demokrasi, insan hakları ve hukuk dersi vermeye kalkıyor. Ancak Vietnam’da yaşanan büyük yıkım, Afganistan’da yıllarca süren savaş, Irak’ın 2003’te asılsız kitle imha silahları gerekçesiyle işgali ve sonrasında parçalanması, Libya’da devlet düzeninin çökertilmesi, Suriye’de dış müdahalelerle derinleşen istikrarsızlık da aynı acı gerçeği hatırlatıyor: Bir ülkeye demokrasi, bombayla taşınamaz. Hukuk, işgal ordularının gölgesinde kurulamaz. İnsan hakları, yalnızca dost ! devletler için savunulacak seçici bir ilke olamaz.

Gazze’de yaşanan büyük insanî felaket, bu çifte standardın en yakıcı örneklerinden biridir. Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu, işgal altındaki Filistin topraklarında savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işlendiğine ilişkin bulgular açıkladı. Çocukların, hastanelerin, okulların ve sivil yaşamın savaşın yıkımı altında kalması karşısında susanların insan hakları söylemi, doğal olarak inandırıcılığını kaybediyor.  Eleştirilen şey, güçlü devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda hukuku eğip bükebilen, demokrasiyi yalnızca işine geldiğinde hatırlayan yönetim anlayışıdır.

Bu demagog anlayışın en açık göstergelerinden biri de Ortadoğu için “iyi niyetli monarşi” fikrinin savunulabilmesidir. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, bölge için güçlü liderlik rejimlerinin ve “iyi niyetli monarşilerin !” işe yaradığını ahmakça söyleyebilmiştir. Bu, aslında büyük bir zihniyet sorununu açığa çıkarır. Bir çocuğun, babası kral olduğu için bir gün devletin sahibi sayılması hangi demokrasi anlayışıyla - nasıl bağdaşır? Monarşi, ister “iyi niyetli” ister “aydın” sıfatıyla anılsın, yurttaşın eşitliği fikriyle çelişir. Çünkü monarşide egemenlik millete değil, soya dayanır. Kutsal Cumhuriyet ise bunun tam karşısındadır.

Kutsal Cumhuriyet, yöneticinin milletin üzerinde değil, milletin hizmetinde olduğunu kabul eder. Makamın miras yoluyla değil; hukuk, seçim ve liyakat yoluyla kazanılmasını ister. Yönetenlerin dokunulmaz bir zümreye dönüşmesine karşıdır. Bu nedenle Cumhuriyet yalnızca 1923’te kazanılmış bir hukuk düzeni değil, her kuşağın yeniden savunması gereken bir haysiyet meselesidir.

Türkiye’nin elbette eksikleri vardır. 1950 sonrasında siyasette popülizmin, dinî duyguların istismarının, çıkar ilişkilerinin ve denetimsiz sermaye gücünün arttığı dönemler yaşandı. Demokratik kurumların zayıfladığı, kamu kaynaklarının şeffaflıktan uzaklaştığı, liyakatin örselendiği zamanlar oldu. Ülke, üretim yerine ranta; bilim yerine ezbere; kamusal fayda yerine kişisel zenginleşmeye yöneldiğinde bunun bedelini toplumun tamamı ödedi.

Yinede çağdışı yobaz diniDAR allah tacirleri aksine, Kutsal Cumhuriyetin değerini anlamak için kusursuz bir geçmiş masalı anlatmaya gerek yoktur. Tam tersine, Cumhuriyetin değeri; eksiklerimizi görebilme, hatalarımızı tartışabilme ve onları hukuk içinde düzeltebilme imkânı vermesindedir.  Demokrasi bazen ağır ilerler. Hatalar yapar. Sabrı zorlar. Fakat demokrasi, insanın yöneticisini eleştirme, değiştirme ve hesap sorma hakkını koruduğu ölçüde değerlidir. Bunun alternatifi, güçlü görünen ama halkı susturan, devleti aile malına çeviren, yurttaşı kul sayan düzenlerdir.

Türk olarak eşsiz tarihî talihimiz: 7 ‘DüVel’ dünya devi işgalinden kurtulmuş bir ülkede, örneği az görülen bir dönüşüm gerçekleştirmiş bir Cumhuriyet mirasına sahibiz. Atatürk, yalnızca savaş kazanan bir komutan değil; savaşın ardından eğitimden hukuka, ekonomiden kadın haklarına kadar yeni bir toplum inşa etmeyi göze alan çok ender büyük bir devlet kurucusudur. Bugün Kutsal Cumhuriyeti savunmak, yalnızca Atatürk’ün resmine saygı göstermek değildir.  Onu savunmak, yoksul bir çocuğun eğitim hakkını, Kadının eşitliğini, Hukukun üstünlüğünü savunmaktır. Kamu malının talan edilmesine karşı çıkmaktır. Bilime, sanata, akla ve liyakate sahip çıkmaktır.

Güzellikler adına Eleştiri Kutsal Cumhuriyetin gerçek düşmanı değildir. Onun gerçek düşmanı cehalet, kayırmacılık, yağma düzeni ve yurttaşı her seçim öncesi kandırılabilecek - değersiz gören anlayıştır.

Bu nedenle bugün hâlâ aynı cümleyi kurmak gerekir: Ne mutlu Türküm diyene.

Bu söz, başka milletlerden üstünlük iddiası değildir. Bu söz; bağımsızlığını, eşit yurttaşlığını ve Kutsal Cumhuriyetini savunma iradesidir. Binlerce yıl Türk yurdu olmuş bu topraklarda başı dik, özgür ve onurlu yaşamak isteyen herkesin ortak cümlesidir.  Çünkü Cumhuriyet, insanın insana kul olmadığı; devletin kan emici ailelerin, tarikatların, sermaye gruplarının veya yabancı güçlerin malı sayılmadığı; egemenliğin gerçekten millete ait olduğu en güçlü fikirdir.

 

Yazıya ifade bırak !
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.