Ekim
Ekim geldi...
Bu sabah hava iyice soğuktu. Sanki ayaz vurmuş bahçeyi. Öyle soğuk. İyi ki dün, çok hassas olan, bizim “cam güzelleri” dediğimiz çiçekleri içeriye almışım. İçeride ne yaptılar? Canlandılar. Evet, dışarıda mahvoluyorlardı. Gündüz güneşin altında, gece soğukta. Bunlar içeri çiçeği. Her neyse.
Asıl mesele Ekim.
Ekim denince aklıma daha çok renkler geliyor. Ne kadar çok renk var tabiatta, diyorum. Allah ne güzel yaratmış!
Ağaçların hepsi sararmıyor. Kimisi kırmızılaşıyor, kızıllaşıyor, turunculaşıyor. Kimisi kahverengi, bir pas rengine dönüyor. Tabiat ölmeden önce en güzel elbisesini giyiyor gibi geliyor bana Ekim’de.
Allah, seneyi bitirirken, bir başka güzellik sergisi açıyor yeryüzünde.
Ondan daha güzel boyası olan kim?
Ayette öyle ifade ediliyordu zannedersem. Ağaçları boyuyor, bahçeleri, parkları, ormanları.
Ekim’de yolculuk yapmak gerek, diyorum.
Böyle bir dağın yamacına tırmanmışsın; bir ormanın yanından geçiyorsun. Berisinde şırıl şırıl bir dere… Ağaçların renk renk giydikleri o fistanlar, elbiseler… O renklerden oluşan nakışlar, desenler…
Renkler mütelevvin… Ya Mütelevvin, ya Allah! Renklendiren Allah.
Maddi bir varlığı yok rengin ama renkler olmayınca dünyamız kapara olurdu zannedersem.
Ekim deyince yalnız sarı gelmemeli akla. Kırmızılar var, turuncular var, kahverengiler var, morlar var, maviler var, yeşiller var.
Yeşiller, sarılar… Zümrüt yeşili çimenler üstünde altın sarısı yapraklar… Yaz günlerinde savruluşu çil çil. Bazen rüzgâr çıkıyor, havada sarı bir yağmur başlıyor.
Kıpkırmızı narlar, sapsarı ayvalar.
Mavi buğulu erikler, mavi mavi yaban mersinleri…
Mor üzümler, salkım salkım. Kimi koyu mor, kimi neredeyse siyaha çalan renklerde. Işıl ışıl.
Üzümler ışıl ışıl; içi şeker, şerbet, bal dolu gibi.
Sonra pırıl pırıl kahverengi kestaneler. Meşe yapraklarının kahvesi, toprağın kahvesi… Pas rengi, bakır rengi, kızıl kahve…
Hangisini söyleyeyim?
Ne büyük nimetler!
Elmalar kütür kütür, al al.
Nar zaten başlı başına bir renk âlemi. Dışarıdan kırmızı, açınca içinden yüzlerce yakut çıkar gibi.
Ayvaların sarısı başka, yaprakların sarısı başka. Güneş sarısı, limon sarısı, altın sarısı… Allah aynı rengi bile bin türlü gösteriyor.
Pazarlara yerleşen turuncu portakallar lamba gibi yanıyor. Mandalinalar, balkabakları… Tarlalarda sanki küçük güneşler.
Sonra balkabakları tarlalarda… Müthiş bir güzellik sergisi gibi geliyor bana onların o turuncu renkleri. O yeşilimsi, körpe yeşil olanlar…
Ekim gökyüzünün mavisi de başka. Biraz daha derin, biraz daha sakin. Sabah sislerinin arasındaki solgun mavi, akşamüstü laciverde dönen mavi…
Renkler yalnız başlarına da güzel ama birbirlerinin yanında daha da güzel görünüyorlar. Sarının yanında mavi, kırmızının yanında yeşil, turuncunun yanında mor…
Ekim.
Tabiata çıkmak lazım.
Ağaçların güzelliğine, tabiatta renklerin nakış nakış işlenmesine bakmak; Allah’ı anmak için…
Asıl ressam O.
“Yön yön sarılmışım, ne yana baksam…”
“Sarılan olur da saran olmaz mı?”
“Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam?”
Bakıp da aynaya soran olmaz mı?
Diyen şair…
O şiirindeki soruyu alıp başka bir yere taşımak mümkün:
Evet, ağaçlar renkleniyor. Tabiat renkleniyor. Ekim bir güzellik ânı. Gözler bu güzelliğe şehadet ediyor.
Ama dillerin de bu güzelliğin asıl kaynağını bilip şehadet etmesi, dillendirmesi gerekmiyor mu?
Ya Cemil, ya Allah!
Ya Mülevvin, ya Allah!
Ey renklendiren Allah’ım, güzel Allah’ım…
Ya Musavvir! Ya Müzeyyin! Ya Mülevvin! Ya Cemil!
Ekim’den bol bol istifade etmek lazım.
Bu Allah, dünyanın eksenini 23,5 derece eğik yaratmış. Bütün mesele o eğiklikte. Dünya kendi ekseni etrafında dönüyor ve mevsimlerin meydana gelmesi de bu eksen eğikliğiyle ilgili.
Bundan dolayı bahar geliyor, yaz geliyor, sonbahar geliyor, kış geliyor.
Her şeyde bir değişim, bir ihtizaz… Her şeyde bir hareket var.
Renkleniyor, parlıyor, sarılaşıyor, kınalanıyor…
Ya Cemil, ya Allah!
Ya Cemil, ya Allah!
Ekim, sanatkâr ellerin açıldığı ay mıydı İstanbul’da?
Ressamlar neler yaptıysa sergilerlerdi. İstanbul’da kültür sanat hayatı Ekim’de başlardı.
Tabiatta da böyle bir güzellik sergisi…
Evet, bu güzelliği görmek lazım.
Daha derinden hissetmek.
Senenin bitişine şahit olmak.
Kanun-ı evvel, Kanun-ı sani…
Evet, Teşrin-i evvel, Teşrin-i sani…
Eski dilde ne güzel ifade etmişler bu ayları.
Yapraklar dökülmeden evvel, yapraklar döküldükten sonra…
Hangisi hangisiydi? Kasım mıydı, yoksa Ekim miydi?
Elhasıl, bunu da araştırıp bulmam lazım.
Ama Ekim’in bana öğrettiği başka bir şey var:
Her şey geçiyor.
Yapraklar geçiyor, renkler geçiyor, mevsimler geçiyor. Bugün gördüğümüz o kırmızı, o sarı, o turuncu, o yeşil, o mavi… Hepsi bir müddet sonra kayboluyor.
Fakat bütün bu renklerin arkasındaki Ressam kaybolmuyor.
Renkler gidiyor, bitiyor.
Ama Ressam Bâkî.
Yâ Bâkî, Yâ Bâkî!
Merhaba Ekim.
Gözlerimize güzellikler sunan, kalbimize Allah’ı hatırlatan Ekim…
Allah, bu güzellikleri görmeyi, anlamayı ve doya doya istifade etmeyi nasip etsin.
