Evlilik denince !
Geçen asırdan okul arkadaşlardan birinin organize ettiği İstanbul - Nişantaşı buluşmamızda, çoğunu yıllar sonra ilk kez gördüğüm, yine önceki yüzyıl – Londra’dan tanıdığım Dağhan Baydur ile tesadüfen müşterek dostlarla - aynı mekanda karşılaşmamız güzel bir sürprizdi. Artık bazıları aramızdan ayrılmışlardan - güzel saf ergenlik çağı - okul anılardan bahsederken, Behçet Kemal Çağlar tarafından bestelenen Marşı olan, Trabzon’dan tanıdığım – aslen Egedeki tartışmalı 12 adanın biri - Leros’tan olan Faik Dranaz’ın müdürlüğünü yaptığı ATA Koleji yıllığına, eski resimlere bakarken, hayatım film şeridi gibi gözümün önünde canlandı. Kuantum çağında - Acımasız zaman hızı artık yetişilecek gibi değildi, onca uzun yıllar nereye kaçmıştı ?.
Güzel sohbetler arasında dikkatimi çeken en önemli şey: okul arkadaşlarımın takdir edilmesi gerek - uzun süre ayakta kalmış evlilikleri konusuydu. Sadece üç kişiyi öldürmüş ! uzun süreli birlikteliğin – ailece bizden sonraki nesilleri yetiştirme - üretkenliğin değerini herhalde pek anlayamamış biri olarak - ilk kez ‘belki hata bendeydi’ diye düşünmeye başladım. Buluşma sonrası aklıma takılan ‘evlilik’ hakkında ‘nerde hata yaptım ?’ diye sorulara boğuldum.
Üçüncü - benden çok genç olan eşimden artık otuzlarına yaklaşan: Londra – İngiltere doğumlu kızımız, diğeri Cannes – Fransa’da dünyaya gelen oğlumuz sonrası, sanki hayatımızın değiştiğini, annesel içgüdüyle öne çıkan sevginin çocuklar ve benim aramda paylaşılmasını anlayamadığımdan olsa gerek – belkide ilk bakışta aşık olduğum birinin bana bu ani ilgisizliği diye algılamam yüzünden doğan kıskançlığımdan olsa gerek, 3. Kez hayal kırıklığı, evlilik hakkındaki düşüncelerimi, okul arkadaşlarımla önceki gün buluşma sonrası tekrar alevlendirdi.
Herkese göre farklılıkları olan – çok göreceli kavram evlilik ne diye düşünürken, bazen uzun süreli birçok evlilikte “Biz artık karı-koca değil, kardeş gibiyiz” lafları duyulur. Bu cümle bazen huzurla, bazen de içten içe bir yenilgi duygusuyla söylenir. Gayet medenice - aklı başında her yetişkin gibi kimse kavga etmez, kimse bağırmaz, ev düzenlidir, sorumluluklar paylaşılır, hayat akar gider. Ama bir şey eksiktir. Adını koymak zor, konuşmak daha da zordur.
Çünkü “kardeşlik” evlilikte kulağa masum gelse de çoğu zaman duygusal geri çekilmenin kibar adıdır. İlk yıllarda olan neydi? Bakışlar vardı. Merak vardı. Dokunma isteği vardı.
Sonra ne oldu ? Hayat, iş derken farkında olmadan gelen Yorgunluk ve “Nasıl olsa” türünden söyleşiler – kabullenmeler çoğaldı, evlilik fark edilmeden sanki bir yönetim ortaklığına döndü. Aslında belki kimsede kötü niyetli değildi – biri birinden bilerek uzaklaşmadı. Ama kimse de durup “Biz hâlâ birbirimizin kadını, erkeği miyiz ?” diye sormadı.
Doğrudur belki Kardeşlik güvenlidir. Ama arzu üretmez - Heyecan vermez, bazı içgüdüsel donanımlı insanı karşı cinse canlı hissettirmez ve insan sadece güvenle mutlu olmaz. Bu noktada belkide en tehlikelisi “Evlilik zaten böyle işte” cümlesi devreye girer. Fakat belkide Evlilik böyle olmak zorunda değil. Evet, belki zamanla aşınan tutku ilk günkü gibi olmaz. Ama tamamen yok olmak zorunda da değildir. Tutku, kendi haline bırakıldığında değil; ilgi gördüğünde yaşar.
Birbirine dokunmayı unutan çiftler, zamanla birbirine yabancılaşır. Birbirini beğendiğini söylemeyenler, başkalarının bakışlarına açık kapı bırakır. Konuşmayanlar, sessizce uzaklaşır. Evliliği ayakta tutan şey sadece sadakat değildir. Görülmek, istenmek, önemsenmektir. Belki herkes için ayırt edici soru “Biz aynı evde yaşayan iki insan mıyız, yoksa hâlâ birbirini seçen iki yetişkin mi ?” Eğer cevap net değilse, sorun büyük olabilir ama asla geç kalınmış değildir. Bazen bir dokunuş, bazen bir cümle, bazen yeniden flört etmeyi hatırlamak ilişkinin yönünü değiştirir. Belki Kardeşlik bir sonuç olabilir. Ama asla mecburiyet değildir.
Evlilik; sadece birlikte yaşamak değil, birbirini hayatta tutma iradesidir ve bazı ilişkiler bitmez… Uyanması hâlâ mümkünken sadece İhmal edilerek uyutulur.
Son Roma – Rum imparatorluk Başkenti TRabzon’lu anıları ...
